Yeryüzünün bütün utancı tek bir domatesin içine sığar mı?
Hayat, sarayların kalın duvarları ardında değil; sokağın acımasız gerçekliğinde akıyor.
İnsan ruhunun en çıplak, en savunmasız haliyle yüzleşmek için günlerce süren felsefi arayışlara gerek yok; sıradan bir sokakta, sıradan bir bakkal sırasında geçireceğiniz yarım saat, size koca bir ülkenin sessizce can verişini göstermeye yeter de artar.
En az kırk yıldır Üsküdar’da yaşıyorum. Zeynepkamil’in ortahalli bir mahallesinde... Birkaç gün evvel, mutfağın ufak tefek gereklilikleri için yoksul halk ile özdeşleşmiş o bilindik antipatik marketlerden birine girdim.
Hızla temin ettiğim birkaç ürünün ödemesini yaptığım sırada hemen arkamda bekleyen genç adamı fark ettim.
Elinde sadece bir domates vardı.
Orta büyüklükte, tek bir kırmızı domates…
Kasiyer kız, o tek domatesi bir anlığına avucuna aldı, dijital terazinin kirli metaline bıraktı ve tekrar adama uzattı: "Beş lira, kırk beş kuruş."
Adam domatesi aldı, diğer avucunda hazır tuttuğu bozuk paraları uzattı. Sesinde, zor bir hayatın altında ezilmiş insanın o incecik, o kırılgan tınısı vardı: "Tam beş liram var."
Ses kulağımda patladı, zihnimde büyüdükçe büyüdü...
Ve bir an geldi, zaman benim için durdu. Zihnimde dönüp duran basit dünyamın çarkları o saniye kilitlendi.
Yirmi, belki yirmi beş saniyelik bir andı bu; ama yaşadığımız bu kapkaranlık dönemin bilindik ve bilinmedik bütün utançları o kısacık zaman dilimine sığdı.
Kendi aldığım üç beş parça ürünü poşete nasıl koydum, etrafta kimler vardı, o an orada o kısa zaman aralığında neler yaşandı? Hiçbirini hatırlamıyorum...
Hatırımda kalan şey; o adamın tek bir domatesi tutan ürkek eli, bir an evvel oradan çıkma isteğini iliklerime kadar hissetmem ve kasiyerin o anki derin sefaleti fark edip eksik kalan kırk beş kuruşu istemeyişiydi.
Ve adam, elinde poşete dahi konmamış,........
