NATO Türkiye için güvenlik değil risk üretmektedir
7-8 Temmuz 2026’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi, NATO açısından sıradan, Türkiye açısından ise tarihî öneme sahip bir zirvedir. Çünkü NATO değişmemiştir, değişen dünyanın güç dengeleri, Türkiye’nin jeopolitiği ve millî güç unsurlarıdır. NATO, Soğuk Savaş boyunca Sovyetler Birliği’ni çevreleyen bir denge ittifakıydı. Soğuk Savaş sonrasında ise Yugoslavya, Libya ve Ukrayna örneklerinde görüldüğü üzere Amerikan jeopolitiğinin Avrupa’daki askerî aracı hâline gelmiştir. Buna karşılık bugün Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore’nin oluşturduğu yeni güç dengesi, Atlantik sisteminin mutlak üstünlüğünü sona erdirmektedir.
Türkiye, silahlı kuvvetlerinin modernizasyonu, standartlaşması ve savunma sanayisinin gelişimi açısından önemli kazanımlar elde etmiş, bugün ise kendi savunma sanayisini büyük ölçüde bağımsız biçimde geliştirebilecek seviyeye ulaşmıştır. Ancak bu güç birikimine rağmen Ankara, son yıllarda NATO’nun dayatmalarına tam anlamıyla direnememiştir. Libya müdahalesi, Ukrayna savaşı sürecindeki uygulamalar ve İran-İsrail krizinde Kürecik Radar Üssü üzerinden yaşananlar, söylem ile fiili uygulamalar arasında belirgin bir farklılık bulunduğunu göstermektedir. Ankara Zirvesi işte böyle bir ortamda yapılmaktadır.
Türkiye’nin Zorlama Batıcılığı
Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi Batılılaşmayı çağdaşlaşmanın aracı olarak görmüş, ancak hiçbir zaman Batı’ya stratejik bağımlılığı benimsememiştir. Atatürk’ün dış politika anlayışı tam bağımsızlık, denge siyaseti ve askerî ittifaklardan uzak durma esasına dayanıyordu. Ancak 1939’dan itibaren başlayan süreçte Türkiye giderek Atlantik güvenlik sistemine eklemlenmiş, Batılılaşma zamanla Batıcılığa dönüşmüştür. Oysa NATO yalnızca askerî bir ittifak değildir. Yaklaşık beş yüz yıllık kolektif Batı jeopolitiğinin güvenlik aygıtıdır. Sömürgecilikten emperyalizme uzanan tarihsel süreçte varlığını sürdürebilmek için sürekli ortak bir tehdide ihtiyaç duymuştur. Dün Sovyetler Birliği ve komünizm, bugün ise Rusya, Çin ve İran aynı işlevi görmektedir. Düşmanlar değişmiş, NATO’nun stratejik mantığı değişmemiştir.
Bu nedenle NATO’nun yalnızca Sovyet tehdidine karşı kurulmuş bir savunma örgütü olduğu tezi eksiktir. NATO, ABD’nin Avrupa üzerindeki askerî ve siyasi liderliğini sürdüren kurumsal omurgadır. Soğuk Savaş sonrasında İsrail’in güvenliği de giderek Atlantik sisteminin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş, NATO’nun stratejik yönelimi ile İsrail’in güvenliği arasındaki bağ daha da güçlenmiştir. Bugün İsrail yönetiminin Türkiye’yi açık biçimde tehdit olarak tanımlaması, ABD Kongresi’nde Türkiye’ye yönelik yaptırım ve baskı girişimlerinin artması, NATO’nun gelecekte hangi jeopolitik eksende hareket edeceğinin önemli göstergeleridir.
Buna rağmen Türkiye’de NATO hâlâ ciddi biçimde sorgulanmıyor. Kamuoyunda ABD ve İsrail karşıtlığı tarihî seviyelere ulaşırken, iktidar ve ana muhalefetin NATO konusundaki benzer refleksleri halk ile siyasal elitler arasında belirgin bir dış politika ayrışması bulunduğunu göstermektedir. Oysa Türkiye bugün NATO’nun Rusya, İran ve Çin’e karşı oluşturduğu yeni jeopolitik kuşatma hattının tam merkezindedir. Bu nedenle Ankara Zirvesi NATO açısından rutin bir toplantı olabilir. Ancak Türkiye açısından asıl tartışılması gereken konu NATO’nun güvenlik sağlayıp sağlamadığı değil, Türkiye’yi ABD-İsrail merkezli Atlantik jeopolitiğinin ileri karakolu ve gelecekteki çatışmaların cephe ülkesi hâline getirip getirmediğidir.
NATO’nun Varlık Sebebi: Sürekli Bir Düşman
İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa, Amerikan ve Sovyet nüfuz alanları arasında paylaşıldı. NATO bu dönemde yalnızca Sovyetler Birliği’ni çevreleyen bir savunma ittifakı değil, aynı zamanda Amerikan liderliğindeki Atlantik düzeninin kurumsal omurgası olarak şekillendi. Washington’un amacı bir yandan Sovyetleri çevrelemek, diğer yandan başta Almanya olmak üzere Batı Avrupa’da ABD’den bağımsız bir askerî ve jeopolitik güç merkezinin oluşmasını engellemekti. NATO’nun varlığı askerî kabiliyetlerinden olduğu kadar sürekli bir ortak tehdit algısına da dayanıyordu. Soğuk Savaş boyunca bu tehdit Sovyetler Birliği idi. ABD, İngiltere’den devraldığı deniz hâkimiyeti ve Avrasya’yı parçalı tutma stratejisini NATO aracılığıyla sürdürdü. Petro-dolar sistemi, askerî üstünlüğü ve Avrupa üzerindeki güvenlik bağımlılığı sayesinde hem Sovyetleri çevreledi hem de Avrupa’nın ekonomik gücünü kendi küresel liderliğinin finansmanına yönlendirdi.
1991’de Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı’nın dağılmasıyla NATO’nun tarihsel misyonunu tamamlaması beklenebilirdi. Ancak bunun yerine ittifak yeni tehditler ve yeni görev alanları üretti. Yugoslavya’nın parçalanması, Afganistan, Irak, Libya ve Suriye müdahaleleri ile son olarak Ukrayna Savaşı bu dönüşümün kilometre taşları oldu. Bugün Rusya, NATO açısından yalnızca askerî bir rakip değil, ittifakın kurumsal meşruiyetini ayakta tutan temel unsurdur. Kalıcı bir Rusya-Batı barışı yalnızca Avrupa’nın güvenlik mimarisini değil, NATO’nun genişleme politikasını, savunma harcamalarını ve Atlantik sisteminin varlık gerekçesini de tartışmalı hâle getirecektir. Bu nedenle Ukrayna Savaşı yalnızca Rusya’yı çevreleme amacı taşımamakta, Avrupa’yı ABD’ye bağımlı tutma, Çin’in Avrasya’daki yükselişini sınırlama ve Atlantik dışı güç merkezlerinin bütünleşmesini engelleme işlevi de görmektedir. NATO üyelerinden savunma harcamalarının millî gelirin yüzde 5’ine çıkarılmasının istenmesi de bu stratejinin doğal sonucudur.
ABD ve AB Çöküş Sürecinde NATO’ya Daha Fazla Sarılıyor
Bugün NATO’nun daha saldırgan bir karakter kazanmasının temel nedeni Rusya’nın güçlenmesi değil, Atlantik sisteminin göreceli olarak zayıflamasıdır. ABD üretim gücünün önemli bölümünü Çin’e kaptırmış, yüksek borç, finansallaşma ve toplumsal kutuplaşma sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Avrupa Birliği ise düşük büyüme, enerji krizi, demografik gerileme ve siyasi parçalanma nedeniyle tarihinin en kırılgan dönemlerinden birini yaşamaktadır. Tarih boyunca gerileyen büyük güçler içeride zayıfladıkça dışarıda daha saldırgan davranmış, müttefiklerinden daha fazla askerî ve ekonomik fedakârlık talep etmiştir. Washington’un NATO ülkelerini daha fazla silahlanmaya zorlaması, Avrupa’yı Amerikan savunma sanayii ve enerji kaynaklarına daha bağımlı hâle getirmesi bu yaklaşımın günümüzdeki yansımasıdır.
Trump’ın öncelikleri değişse bile ABD’nin Avrupa güvenlik mimarisinden ve İsrail’in güvenliğinden vazgeçmesi mümkün değildir. Bu nedenle NATO artık yalnızca Rusya’yı çevreleyen bir askerî ittifak değil, Atlantik sisteminin ekonomik, siyasi ve jeopolitik ömrünü uzatan temel araç hâline gelmiştir. Bu süreçte sürekli tehdit algısı Batı toplumlarında olağanlaşmaktadır. Ukrayna Savaşı, Avrupa’nın hızla silahlanması ve güvenlik gerekçesiyle özgürlük alanlarının daraltılması bunun göstergeleridir. NATO’nun en önemli meşruiyet kaynağı Rusya tehdididir, bu tehdit zayıfladığında yalnızca NATO’nun değil, Atlantik güvenlik mimarisinin de varlık gerekçesi sorgulanacaktır.
Avrupa’nın kısa vadede ABD’den stratejik olarak ayrılması da gerçekçi değildir. Çünkü nükleer caydırıcılık, stratejik hava ulaştırması, füze savunması, uydu istihbaratı, keşif-gözetleme ve müşterek harekât planlaması gibi kritik askerî kabiliyetlerde Washington’a bağımlılığı sürmektedir. Bu nedenle Avrupa, geçmişte, her iki dünya savaşında........
