NATO’nun Yeni Türkiye planları
Dünya kabuk değiştiriyor. Eski dünya dağılıyor. Yepyeni bir dünya kuruluyor. 30 yıl savaşları sonrası kurulan Westphalia düzeni (1648); Napolyon savaşları sonrası kurulan Pax Britannica (1815); ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Pax Americana (1945) düzeni gibi dünya yeni bir düzenin kapısında.
ABD, her geçen gün İsrail ile jeopolitik ortaklığın ipoteği altında çöken bir imparatorluğun tüm emarelerini gösteriyor. Çin’i dolaylı yollardan yaralayacak hamlelerle (Ukrayna Rusya savaşı, Venezuela müdahalesi, İran Savaşı ve Hürmüz’ün kapanması gibi) batı yarımküreye çekiliyor. Hatta Savaş Bakanı Hegseth geçen günlerde ‘’Genişletilmiş Batı Yarımküresi’’ diyerek söz konusu jeopolitik etki alanını genişlettiklerini ilan etti. (Diğer bir deyişle Trump Batı Yarımküreyi coğrafi bir etki alanı olarak görürken, Hegseth aynı kavramı deniz ulaştırma rotaları ve küresel lojistik ağları da içeren genişletilmiş bir güvenlik sistemi olarak yeniden tanımlıyor.) ABD önce Rusya- Ukrayna ve sonra İsrail -ABD ve İran savaşı üzerinden kendi yarımküresinin dışında kalan alanları, sahip olduğu ateş gücünü, bulduğu ucuz kan devletleri (Ukrayna ve İsrail) üzerinden tüm dünyanın dengelerini alt üst edecek seviyede kullanıp, yakıp yıkarak ve istikrarsızlık üreterek Pax Americana dönemini sonlandırıyor. Zira dünya üzerinde üretim gücü ve 40 trilyon dolar borç stoku ile dünyaya yön verecek, gönüllü veya zorla rıza üretecek durumda değil. Son tahlilde Çin’i yarattığı savaşlarla rahatsız ederek batı yarımküreye geri çekilen ve yeni dünya düzeninde yerini şimdiden şekillendiren ABD, Rusya’nın AB ile enerji iş birliğine girmesini istemez. AB’nin kendisine asla ve asla ticari rakip olmasını istemez. Çin ile mutlaka bir hesaplaşma olacağını hesap eder ve gerek Hindistan’ı gerekse Rusya’yı yanına çekerek her geçen gün büyüyen Çin’i Hint-Pasifik’te dengelemek ister. NATO içindeki ABD de bir nevi Truva atıdır. ABD, bırakalım AB’yi, batı yarımküreye geri çekilirken yanına İngiltere’yi bile almamıştır. Aksine İngiltere temsil ettiği finans kapital (City) yapı ile artık Trump için büyük risktir. The Economist dergisinin kapakları son 3 haftadır zaten bu tespitin somut kanıtıdır.
İSRAİL'İN ÖNCELİKLERİ
Trump, ABD’nin çöküşünü geciktirmek ve post Amerikan döneminde elini güçlü kılmak için bu karmaşa dönemini kaçınılmaz olarak başlatmak zorundaydı. Diğer yandan İsrail’in kendi eskatolojik ve jeopolitik hedefleri için neredeyse tamamen kontrolüne aldığı Amerikan siyasi ve ateş gücünü kullanması da gerekiyordu. Netanyahu Trump’ı önce Gazze soykırımında ve daha sonra 2025 yılında yaşanan 12 günlük İsrail İran savaşında kullandı. Daha sonra 28 Şubat 2026 ‘da yani Kasım 2026 ‘daki ara seçimlere 8 ay kala Trump Kongrede güçlü konumdayken bu savaşın başlatılmasını sağladı.
HESAP EDİLEMEYEN İRAN DİRENİŞİ
Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. İran direniş sergiledi. İran’ın bu direnişi beklenmeyen bir durumdu. Bunun karşısında ABD, ortaya çıkan karmaşayı fırsata çevirerek AB, Avustralya, Japonya ve Güney Kore gibi müttefiklerinin çıkarlarını hiçe sayarak küresel ekonominin alt üst olmasına göz yumdu. Trump, İran direnişini görünce müttefikleri yardımına çağırmış ve aldığı cevap hayır olmuştur. 1945 sonrası kemikleşen söz konusu müttefikler yardımına gitmediği gibi ayrıca topraklarını Amerikan saldırıları için kullandırtmamışlardır. (İspanya, Avusturya, Fransa ve İtalya). Trump ikinci haftadan sonra istese İsrail’i ikna ederek kısa sürede ateşkes sağlayabilir ve karmaşayı önleyebilirdi. Önlemedi. Neticede kadim dostlarına dahi gidin körfezden petrolünüzü kendiniz alın diyebilmiştir. Bu durum ABD’nin artık hür dünya olarak bilinen batı dünyasından kopuşunun hızlanması olarak görülmelidir. ABD’nin bu keskin tutumu Grönland ve Kanada skandallarından sonra ikinci kez Avrupa’nın ve hatta NATO’nun aşağılanma sürecini başlatmıştır. Trump’ın hamleleri öylesine sert olmuştur ki artık NATO’dan ayrılmayı düşündüklerin bile deklare edebilmiştir.
ABD, Körfezde yarattığı karmaşa ile hem İsrail jeopolitiğine hem de gelecekteki ABD ekonomisine katkı sağlayacak pozisyon yaratmak istemiştir. Küresel enerji arzının hem ham petrol hem de LNG bazında beşte birini sağlayan Basra Körfezinin kapanmasını ve ABD dışında kalanların ciddi kısıtlamalarla karşılaşmasının yolunu açmıştır. Trump’ın ‘’petrolü ve LNG’yi bizden alın’’ çağrısı bu bilinçli karmaşanın bir sonucudur. ABD hem deniz ticareti düğüm noktalarının jandarması yani denizlerin hâkimi benim derken, diğer yandan hem Hürmüz hem de Bab El Mendeb’ gibi iki kritik düğüm noktasının kapalı tutulmasını önleyememekte ancak bu başarısızlığına rağmen mevcut krizi kendi ekonomik çıkarları için fırsata çevirmektedir. Bu durum taktik ekonomik başarı için jeopolitik kayıp anlamına gelir ki ABD artık lider değildir. Bu şartlarda olamaz da.
UÇURUMUN KENARINDAKİ AB VE NATO
AB henüz varacağı yeni limanı belirleyememiş, her geçen gün itibar ve değer kaybeden bir yapıda hareket ediyor. Ancak psikopatoloji ile izah edilebilecek boyutlarda Ukrayna üzerinden akıl almaz ve kör Rusya düşmanlığı ile başarısız jeopolitik bir gelecek kurguluyor. Diğer yandan artık ABD’ye güvenemez. Zira ABD artık savunmada da ekonomide de Avrupa ile ortaklık arayışını terk etmiştir. Aksine AB’nin enerji, ticaret, finans ve savunma alanlarında gerilemesine katkı sağlıyor. AB’nin aksine Rusya’ya dolaylı yollardan adeta yardım ediyor. Son olarak Rus petrolüne ambargo/yaptırımları kaldırmasının Rusya ekonomisine günde 150 milyon dolar destek sağladığını hatırlatalım. Kısacası Trump’ın kendisine rakip gördüğü ve menfi yaklaşım sergilediği NATO, ABD olmadan gerçekten kâğıttan kaplandır. Bu koşullarda AB/NATO, her geçen gün her türlü kışkırtma ile saldırdıkları, son 4 yılda savaş ekonomisine geçmiş olan Rusya ile nasıl savaşacaktır? Kendi savunma bütçelerini artırmak ve askeri endüstriye ivme vermek için Rusya’yı kışkırtmaya ne kadar devam edecekler? Soğuk savaşta NATO’nun iki önemli görevi vardı. Birincisi Atlantik Okyanusu ile Kuzey Denizi’nde deniz kontrolünü ve deniz ulaştırmasını sağlamak; diğeri de kıtada kara savaşı devam ederken Akdeniz ve Kuzey Atlantik’te konuşlu ABD uçak gemilerinden kalkan uçakların Orta Avrupa’nın Varşova Paktı coğrafyasındaki geri bölgelere düzenleyeceği taktik nükleer saldırıları gerçekleştirmekti. Planlara göre Avrupa’daki harbi idame edebilmek için ABD ve Kanada’dan milyonlarca ton askeri malzeme ve bir milyondan fazla personel deniz yolu ile Avrupa cephesini takviyeye gelecekti. Sadece bir mekanize tümenin harp araçları 100 bin tonun üzerindeydi. NATO nun bir raporuna göre böyle bir harbin başlangıcında ilk aylarda bütünleme ikmali için gerekli olan miktar, 25 milyon ton civarındaydı. İhtiyaç duyulacak petrol ürünleri ise 100 milyon varildi. Buna Avrupa nüfusunun ihtiyacı asgari miktar olan 300 milyon ton eklenmemişti. Bu durum Atlantik’te aylarca sürecek deniz ulaştırma köprüsü (sea lift) ve dolayısı ile bu konvoyların üç boyutlu tehdide karşı korunması ihtiyacını ortaya çıkaracaktı. Kısacası Avrupa’da NATO ve ABD’nin Sovyetlere karşı galibiyetinin anahtarı Atlantik ve Akdeniz’in deniz kontrolünün sağlanması ve ABD’den gelecek takviye ve savaş lojistiğinin Avrupa cephesine zamanında taşınabilmesiydi. Unutulmamalıdır ki her iki dünya savaşında Avrupa’nın karşısında Almanya vardı ve ancak ABD Avrupa’nın yardımına geldiğinde her iki dünya savaşı kazanıldı. Bugün bahse konu devasa ABD desteği şüphelidir. AB savunma kimliği olgunlaşmamıştır. Yani Rusya ile Avrupa savaşı büyük bir kumardır. Biraz askeri tarih okuyanlar böyle geçiş dönemlerinde rakiplerin asla kışkırtılmaması aksine savaşa hazır olana kadar ılımlı politika uygulanması gerektiğini bilirler.
ROTA ÇİZEMEYEN TÜRKİYE
Türkiye, maalesef Jeopolitik fırtınanın ortasında sürekli rota değiştiren ve gideceği limanı belirleyememiş bir tablo sunmaktadır. Türkiye’de gerek iktidar gerekse muhalefet ile medya ve akademi dünyasında henüz küresel değişim hızının ve ivmelenmesinin farkında olmayan büyük kitleler söz konusudur. Son 80 yılda ABD ve Avrupa etkisindeki batıcı indoktrinasyon şekilci Atatürkçülüğü yüceltip, Kemalizm’den o denli uzaklaştırdı ki ortaya marazi bir yapı çıktı. Bugün de muhafazakâr değerlerin yarattığı zihinsel çerçeve ile bazı kesimlerde kökleşmiş Atatürk karşıtlığı, olaylara objektif bakışı sınırlamaktadır. Aynı şekilde kendisini Atatürkçü olarak tanımlayan ancak Batıcı reflekslerle hareket eden çevreler de Türk jeopolitiğini kendi özgün ekseninden koparmaktadır. Bu nedenle yaşanan savrulma şaşırtıcı değil, tarihsel bir sürekliliğin sonucudur.
1939'DA BAŞLAYAN SAVRULMA
Bu savrulmanın başlangıcı, Atatürk’ün vefatından hemen sonra, 1939’da İnönü döneminde İngiltere ve Fransa ile imzalanan Üçlü İttifak’la ortaya çıktı. İkinci Dünya Savaşı boyunca Montrö sayesinde aktif tarafsızlık korunmuş olsa da Türkiye belirgin bir salıncak siyaseti izledi. 1939’da Batı’ya yaslanan Ankara, diğer yandan 1941’de Türk-Alman Dostluk Antlaşması ile Almanya’ya karşı denge kurdu ve krom ticaretiyle ilişkisini sürdürdü. Almanya’nın Kafkasya’ya yönelmesiyle Türkiye, Kars–Erzurum–Van hattına önemli kuvvet kaydırdı. Doğuda 20’nin üzerinde tümenin tutulması, Türkiye’nin fiilen savaş dışında olsa da savaşın eşiğinde konumlandığını gösteriyordu. 1943’e kadar Almanya’ya müzahir bir denge siyaseti izlendi; bunda Berlin’in yoğun diplomatik baskısı ve askeri üstünlüğü belirleyici........
