“Le Grand Turc” Geri mi Dönüyor?
Bazı insanlarla yarım saat konuşursunuz, masadan birkaç kitap okumuş gibi kalkarsınız.
Cengiz Tarhan benim için böyle insanlardan biri.
Paris’te OECD yıllarından eski dostum. Tarihi sadece anlatmaz; tarihin içindeki insanı bulur. Bir kralın korkusunu, bir diplomatın hesabını, bir devlet adamının kibrini, bazen de yüzlerce sayfalık resmî tarihin arasına sıkışmış küçücük bir ayrıntıyı çekip çıkarır ve bugünün dünyasının önüne koyar.
Bir de görülmeye değer tarih kütüphanesi var. Eski baskılar, unutulmuş hatıratlar, biyografiler, diplomasi tarihi, liderlerin özel hayatları, savaşlar, barışlar… Öyle kitaplar çıkıyor ki raflarından, bazısını büyük devlet kütüphanelerinde bile kolay bulamazsınız.
Cengiz yıllar içinde sadece kitap toplamamış; kendi tarih laboratuvarını kurmuş.
Geçenlerde yine böyle bir sohbete daldık. Kanuni’den François’ya, Atatürk’ten De Gaulle’e, Stalin’den Mao’ya, Chirac’tan Macron’a uzandık.
Bir ara Cengiz, Mao-De Gaulle ilişkilerini anlatan bir kitaptan söz ederken iki kelime kullandı:
“Le Grand Turc.”
Büyük Türk.
Ve bir anda beş yüz yıllık Fransa-Türkiye ilişkisini anlatabilecek anahtarı bulmuş gibiydik.
Büyük Türk: Sevmezsin ama hesaba katarsın
“Le Grand Turc” hayal ürünü bir ifade değil. Fransız dilinin tarihî hafızasının parçası. Académie française’in eski sözlüklerinde doğrudan Osmanlı sultanını ifade ediyor.
Ama Cengiz’in dikkat çektiği kullanım daha ilginç.
Zaman içinde “Grand Turc”, yalnız Osmanlı hükümdarını değil, bir çeşit jeopolitik arketipi çağrıştırmaya başlıyor:
Güçlü olduğu için saygı duyduğunuz, aynı nedenle çekindiğiniz; değerlerini paylaşmadığınız, belki güvenmediğiniz ama onsuz büyük hesap yapamadığınız güç.
Fransa’nın Türkiye ile beş asırlık ilişkisinde de biraz bu psikoloji var:
Ne tam dostluk ne tam düşmanlık. Hayranlık, ihtiyaç, rekabet, kuşku ve zaman zaman korku.
Hikâye XVI. yüzyılda başlıyor.
Fransa Kralı I. François, Habsburg İmparatoru Şarlken karşısında sıkışıyor. 1525’te Pavia’da yeniliyor, esir düşüyor.
Ve yardım için kime yöneliyor?
Hıristiyan Avrupa’nın korkulu rüyası Osmanlı’ya.
Kanuni Sultan Süleyman’a.
Katolik Fransa’nın Müslüman Osmanlı ile başka Hıristiyan güçlere karşı yakınlaşması dönemin Avrupa’sında büyük bir skandal. Ama François’nın mantığı son derece dünyevi: Osmanlı’yı sevdiği için değil, Habsburgları dengeleyecek kadar güçlü olduğu için istiyor. Institut de France’ın yayımladığı tarihî metinlerde François’nın Osmanlı gücünü Habsburgları zayıflatacak bir denge unsuru olarak gördüğü açıkça görülüyor.
Devlet aklı bazen teolojiden güçlüdür.
Sonra Türkler Fransız kartını oynadı
Cengiz’le sohbetin eğlenceli tarafı da bu: Tarihin aynasını birden tersine çeviriyor.
Dört yüzyıl sonra bu kez Ankara, Fransız kartını oynuyor.
Fransa, Osmanlı kapitülasyonlarından en fazla yararlanan Avrupa güçlerinden biriydi. Lozan’a gelindiğinde kapitülasyonların kaldırılması ve Osmanlı borçları Paris açısından ciddi ekonomik çıkar meselesiydi.
Yeni Türkiye ise eski rejimin ayrıcalıklarını taşımaya niyetli değildi.
Atatürk’ün mahareti, Fransa ile pazarlık ederken Fransa’yı kalıcı düşmana çevirmemesindeydi.
Çünkü karşısında İngiltere gibi daha büyük bir stratejik ağırlık vardı: Musul, Irak, Boğazlar, Doğu Akdeniz…
Ankara, Londra ile Paris arasındaki çıkar farklılıklarını gördü ve gerektiğinde Fransa’yı İngiliz ağırlığına karşı denge unsuru olarak kullandı.
François’nın Kanuni kartını Habsburglara karşı oynamasından........
