menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İnsani aşınma

22 0
previous day

Son dönemde Türkiye’de siyasetin dili ve zemini, neredeyse herkesin gözünün önünde ama kimsenin tam olarak yüzleşmek istemediği bir dönüşüm yaşıyor. Örnek olaylara girmeye gerek yok; çünkü herkesin bildiği olaylar, herkesin duyduğu sözler ve izlediği tartışmalar var. Asıl mesele tek tek örnekler değil, bu örneklerin oluşturduğu iklim.

Bugün siyaset, olması gerektiği gibi sorun çözme sanatı olmaktan çıkıp, tarafların birbirini sürekli itibarsızlaştırmaya çalıştığı bir mücadele alanına dönüşmüş durumda. Bu dönüşümde yalnızca iktidarın ya da yalnızca ana muhalefetin payı olduğunu söylemek kolaycılık olur. Daha doğrusu, bu durumun bu kadar derinleşmiş olmasının sebebi, neredeyse tüm siyasi aktörlerin ve onları destekleyen çevrelerin aynı dilin içine hapsolmuş olmasıdır.

Ana muhalefet ile iktidar arasındaki gerilim artık doğal bir demokratik rekabetin ötesine geçmiş durumda. Eleştiri yerini ithama, tartışma yerini yaftalamaya bırakıyor. Bir taraf diğerini “ihanet” ile suçlarken, öbür taraf karşı tarafı “meşruiyet dışı” ilan edebiliyor. Bu dil, seçmen tabanlarına da birebir yansıyor. Siyasetçilerin kurduğu cümleler, birkaç saat içinde sosyal medyada çoğalıyor, keskinleşiyor ve çok daha sert bir forma bürünüyor.

Ancak burada daha dikkat çekici olan bir başka boyut var: Siyasetin doğrudan siyasetçiler arasında değil, giderek artan biçimde “aracılar” üzerinden yürütülmesi. Özellikle kendisini gazeteci, yorumcu ya da kanaat önderi olarak konumlandıran isimler, adeta siyasi aktörlerin yerine geçerek tartışmanın merkezine yerleşmiş durumda.

Bu kişiler çoğu zaman gazetecilik refleksiyle değil, açık bir tarafgirlik ve militan bir dil ile konuşuyor. Eleştirmek yerine savunuyor, sorgulamak yerine saldırıyor, analiz etmek yerine slogan üretiyorlar. Daha da önemlisi, bu üslup çoğu zaman teşvik ediliyor. İktidar tarafında bu isimlerin daha görünür, daha etkili ve daha belirleyici bir rol oynadığı açıkça görülüyor. Siyasetçiler doğrudan muhatap olmak yerine, bu isimler üzerinden bir tartışma yürütmeyi tercih ediyor.

Bu durumun iki önemli sonucu var.

Birincisi, siyasetin seviyesi düşüyor. Çünkü gazetecilik ile propaganda arasındaki çizgi silindikçe, kamuoyunun önüne gelen tartışmalar da içerik olarak zayıflıyor. Ekonomi konuşulması gerekirken “niyetler”, eğitim konuşulması gerekirken “sadakatler”, hukuk konuşulması gerekirken “aidiyetler” tartışılıyor. Gerçek sorunlar yerini kimlik savaşlarına bırakıyor.

İkincisi ise, toplumun giderek daha fazla kutuplaşması. Çünkü bu dil yalnızca yukarıda kalmıyor; aşağıya da sirayet ediyor. Sıradan vatandaşlar, kendi hayatlarını doğrudan etkileyen sorunları konuşmak yerine, siyasi kampların argümanlarını savunur hale geliyor. Bir vatandaşın enflasyonla, işsizlikle, eğitimle ilgili söyleyecek sözü varken, kendini bir siyasetçinin ya da bir televizyon yorumcusunun cümlelerini tekrar ederken bulması tesadüf değil.

Bu noktada toplumun da sorumluluğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Çünkü bu dil yalnızca dayatılmıyor, aynı zamanda talep de görüyor. Sertlik alkışlanıyor, ölçülülük zayıflık olarak görülüyor. Sosyal medyada en çok etkileşim alan içeriklerin çoğu, yapıcı tartışmalar değil; karşı tarafı küçük düşüren, aşağılayan ve provoke eden paylaşımlar oluyor.

Bu da bir kısır döngü yaratıyor: Siyaset sertleştikçe toplum sertleşiyor, toplum sertleştikçe siyaset daha da sertleşiyor.

Oysa Türkiye’nin gerçek gündemi bu değil. Ekonomik dalgalanmalar, gelir adaletsizliği, eğitim sisteminin niteliği, gençlerin geleceğe dair kaygıları, hukuka olan güvenin zedelenmesi… Bunların hiçbiri, bağırarak ya da karşı tarafı susturarak çözülebilecek meseleler değil. Tam tersine, bu sorunlar ancak serinkanlılıkla, veriyle, akılla ve diyalogla ele alınabilir.

Fakat mevcut politizasyon düzeyi, bu tür bir zeminin oluşmasını engelliyor. Çünkü herkesin önce karşı tarafı “yenmesi” gerekiyor; anlaması değil. Bu da siyaseti bir çözüm alanı olmaktan çıkarıp bir güç gösterisine dönüştürüyor.

Burada özellikle iktidarın tercih ettiği iletişim biçimi daha kritik hale geliyor. Çünkü iktidar, doğası gereği gündemi belirleme ve dili şekillendirme konusunda daha güçlü bir konumda. Bu gücün, doğrudan siyasi muhataplarla değil de dolaylı figürler üzerinden kullanılması, siyasetin kurumsallığını zayıflatıyor. Siyasetçi yerine yorumcunun konuştuğu, politika yerine polemiğin öne çıktığı bir düzlem oluşuyor.

Ana muhalefetin de bu dile zaman zaman kapılması, tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Çünkü bir tarafın hatası, diğer tarafın hatasını meşrulaştırmıyor. Aksine, bu durum karşılıklı bir normalleşme yaratıyor: Sertlik sıradanlaşıyor, etik ihlaller “alışılmış” hale geliyor.

Sonuçta ortaya çıkan manzara şu: Çok konuşan ama az düşünen, çok tartışan ama az çözen, çok suçlayan ama az sorumluluk alan bir siyaset.

Bu noktadan çıkış kolay değil ama imkânsız da değil. Öncelikle siyasetin asli aktörlerinin yeniden merkeze dönmesi gerekiyor. Gazetecilerin gazetecilik yapması, siyasetçilerin siyaset yapması, akademisyenlerin analiz üretmesi… Herkesin kendi rolüne dönmesi, bu karmaşayı azaltmanın ilk adımı olabilir.

Bununla birlikte toplumun da kendi tutumunu gözden geçirmesi gerekiyor. Alkışladığımız dil, yarın bizi de hedef alabilir. Desteklediğimiz sertlik, bir süre sonra hepimizi boğabilir. Bu yüzden yalnızca ne söylendiğine değil, nasıl söylendiğine de dikkat etmek gerekiyor.

Çünkü siyaset sadece sonuç üretmez; aynı zamanda bir kültür üretir. Bugün üretilen bu sert, kırıcı ve dışlayıcı siyasi kültür, yarının toplumsal ilişkilerini de şekillendirecek. Ve eğer bu gidişat değişmezse, kaybeden yalnızca bir siyasi taraf değil, toplumun tamamı olacak.

Belki de en kritik soru şu: Biz gerçekten sorunlarımızı çözmek mi istiyoruz, yoksa sadece karşı tarafı yenmek mi?

Bu soruya verilecek dürüst cevap, hem siyasetin hem de toplumun yönünü belirleyecek.


© Yeniçağ