Türkiye’de yeni bir hayata tutunmak…
Kurtuluş Savaşı’nın Türklerin zaferiyle sonuçlanmasıyla birlikte 1922'de Yunan Ordusu’nun Anadolu'dan mağlup ayrılmasının ardından artık burada can ve mal güvenliğini kaybettiğini düşünen yerli Rum'lar Yunanistan'a göç etmeye başlamıştı. Anadolu'dan Yunanistan’a gelen bu göçmenlerin barınma ve iskanı büyük bir sorun oluşturmuştu. Rum göçmenlerin barınması için gerekli arazi ve evlerin bir kısmı Yunanistan’daki Müslüman Türklerin Türkiye'ye gitmesiyle sağlanacaktı. Hem Yunanistan'daki hem de Türkiye'deki azınlıkların sorunlarının daha da artması üzerine Lozan şehrinde barış antlaşmasının hazırlığı için görüşmelerin başladığı dönemde 30 Ocak 1923 tarihinde Türkiye ile Yunanistan arasında mübadeleyi öngören sözleşme imzalandı. 30 Ocak 1923 yılında Yunanistan ve Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri arasında imzalanan antlaşma ile Yunan topraklarında yaşayan Müslümanların (Batı Trakya’dakiler hariç) ve Türk topraklarında yaşayan Rumların (İstanbul’daki Rumlar hariç) karşılıklı olarak yer değiştirmeleri kararlaştırıldı.
Bu mübadele antlaşması sonucu Anadolu'dan yaklaşık 1 milyon 300 bin kişi Yunanistan'a gitti. Türkiye’ye de ağırlıklı olarak Selanik, Girit ve Yanya’dan yaklaşık 463 bin Türk göç etti. İki ülke arasındaki bu zorunlu göç, siyasi sonuçları dışında pek çok insan hikayesini de beraberinde getirdi. Bu mübadele ve sonuçlarıyla ilgili bugüne kadar Türkiye ve Yunanistan’da pek çok belgesel yapıldı, pek çok kitap yazıldı. Yakın tarihimizin önemli olayları arasında yer bu göç konusunda yazılan kitaplara bir yenisi daha eklendi. Ülkemizin değerli ilim insanlarından Prof. Dr. Sakine Esen Eruz, bu mübadiller arasında yer alan anneannesinin Türkiye’ye göç serüvenini ve sonrasını, “Mükerrem Hanım” adıyla kitaplaştırdı. Mükerrem Hanım’ın Selanik’ten İstanbul Beylerbeyi’ne, Beyoğlu’na ve oradan da Kastamonu’ya kadar uzanan hayat hikayesi mübadelenin yanı sıra o yılların Türkiye’sinin sosyal hayatına ışık tutan değerli aktarımlarla dolu. 1908 -1978 yılları arasında yaşamış olan Mükerrem Hanım’la ilgili araştırmalarını uzun yıllardır aile büyüklerinden ve onun yakın çevresindeki insanlarla görüşerek yaptığını belirten Prof. Dr. Sakine Esen Eruz çalışmasını şu sözlerle takdim ediyor:
“Anneannemin çocukluğu ve genç kızlığı Beylerbeyi yamaçlarındaki köşklerde ve kitapta ‘yalı köşk’ diye de nitelendirilen, bizim ‘yalı’ dediğimiz konakta geçmiştir. Mükerrem Hanım eşi vefat ettikten sonra Beylerbeyi’nde yalının bir odasında ve Beyoğlu’nda Nevizâde sokakta dedesinden intikal eden binanın bir katında kalmıştır. Bu kitapta, rengarenk bir yaşantısı olan Mükerrem Hanım sizi elinizden tutacak ve Türkiye’nin yirminci yüzyılında kendi yaşadığı maceraların içine çekecek. Kâh Selanik’te çiftliklerde kâh kendine has kokusu ile Beyoğlu’ndaki tarihi Rum evinde kâh Beylerbeyi’nde yalıda, yalının mis gibi reçel gülleriyle bezeli bahçesinde kâh Kastamonu’da buram buram tarih tüten konaklarda ve köylerde kâh Almanya’da Kara Ormanlar’da soluklanacaksınız.”
Kitabın konusunun, Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hamuruyla yoğrulmuş yaşanmışlıkların tanığı Selanikli anneannesi Mükerrem Esen’in gerçek hayat hikayesi ekseninde şekillendiğini kaydeden Prof. Dr. Sakine Esen Eruz devamla şu bilgileri veriyor:
“Anneannem size kâh Selanik’ten, kâh ikinci vatanı Beylerbeyi’nden, kâh Beyoğlu’ndan, kâh Kastamonu’dan seslenecek. Ailesiyle birlikte büyük bir değişimi yaşamıştır Mükerrem Hanım. Devasa bir imparatorluk sona ermiş ve büyük bir asker ve devlet adamı olan Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları sayesinde Osmanlı Devleti’nin küllerinden özgür bir ulus doğmuştur. Kolay olmamıştır aslında dünya tarihinde tek olan bu geçiş süreci. Birinci Dünya Savaşı’nda yenilen bir ülke ayağa kalkmış, emperyalist güçlere unutamayacakları bir ders vermiş ve bağımsız bir Cumhuriyet kurulmuştur. Bir dedesi Ağrıboz müdafisi, öteki dedesi Selanik belediye başkanı, büyük dayısı Beyoğlu belediye başkanı, eşi Milli Müdafaa’da yararlıklar gösteren anneannem bütün bu gel-gitler içinde bir peri kızı misali, sarı saçları ve masmavi gözleriyle zamana ayak uydurmaya çalışmıştır. Selanik’in yitimi ile birlikte yaşadıkları o şaşalı hayat sona erdikten sonra da yokluklarla baş etmeyi başarmış, iki çocuk yetiştirmiştir.
1908 doğumlu Mükerrem Hanım 1978’de hayata gözlerini yumduğunda ardında onun anılarıyla yaşayan nice insanlar bırakmıştır. Ben de bu mirası devralarak size anneannemi anlatıyorum. O sizi elinizden tutacak, kendi yaşanmışlıklarına çekecek ve unutulmaması gereken kocaman bir dönemi anlatacaktır.”
Basra Körfezi yalnızca petrolün, krizlerin ve jeopolitiğin sahnesi değildir. Aynı zamanda insanlık tarihinin en eski ticaret ağlarının kurulduğu, dinlerin, fikirlerin ve kültürlerin birbirine karıştığı yerlerden, hatta dünyanın merkezlerinden biridir.
Allen James Fromherz, “Dünyanın Merkezi” adlı çalışmasında, sadece Arap ve Fars dünyasının ilgilendiriyor gibi düşünülen Basra Körfezi’ni İlk Çağlardan günümüze uzanan küresel bir tarih sahnesi olarak ele alıyor. Dilmun’dan Basra’ya, Siraf’tan Hürmüz’e, Maskat’tan Dubai’ye uzanan bu anlatı; ticaretin doğuşunu, imparatorlukların sınırlarını, kozmopolit liman kentlerinin yükseliş ve çöküşlerini gözler önüne seriyor.
Sürükleyici diliyle Dünyanın Merkezi, yalnızca Orta Doğu tarihine ilgi duyanlar için değil; küresel tarih, ticaret ağları ve kozmopolitlik üzerine düşünen herkes için bir başvuru kaynağı.
