menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Toplumun üzerindeki iktidar pençesi: Zindan gerçekliği

27 0
14.04.2026

Hukuk, siyasi amaçlarla iç içe geçtiğinde hukuki görünüm altında baskıcı sonuçlar üretir. Bu durum politik tutsaklar açısından çok daha belirgin hale gelir. Uzun süreli izolasyon, belirsizlik, sürekli denetim, iletişim kısıtlamaları ve psikolojik baskı; bireyin direncini kırmayı değilse bile onu içten içe aşındırmayı hedefler

Hapishanecilik, modern çağın iddia edildiği gibi masum bir “adalet kurumu” değil; aksine ulus-devletin toplumu denetim altına almak için geliştirdiği en rafine iktidar araçlarından biridir. 18. yüzyılda sistemleşen bu yapı, geleneksel zindanlardaki bedeni kırma hedefiyle yetinmeyerek zihni, iradeyi ve kimliği doğrudan hedef alır. Bu nedenle mesele yalnızca bir “ceza” yaptırımı değil, doğrudan bir iktidar ve özne biçimlendirme meselesidir. Hapishaneden önce kurulan “ıslah evleri” ve “tımarhaneler”, “ruhsal-bedensel sorunlu” görülen bireylerin tutulması ve dönüştürülmesi amacıyla sistemleştirilmiştir. Modern hapishane, söz konusu sistemde tüm devlet aygıtıyla entegre çalışan bir iktidar kurumsallaşmasını ifade etmektedir ve bu sistemin tarihsel devamıdır. Ancak buradaki dönüşüm bireyin hür iradesine değil; sistematik baskı, izolasyon ve denetim yoluyla dayatılan bir zorunluluğa dayanır. Bu yönüyle hapishane, yalnızca bir kapatma mekânı değil; aynı zamanda bir kişilik çözme ve kimliği yeniden inşa etme alanıdır.

Devletler zamanla kaba şiddetin her zaman arzulanan sonucu üretmediğini fark etmiştir. Çünkü açık işkence yalnızca korku değil; aynı zamanda öfke, tepki ve toplumsal dayanışma da üretmektedir. Bu nedenle yöntem evrilmiş; artık beden yerine zihin hedef alınmaya başlanmıştır. Devletler bu doğrultuda yöntemlerini sürekli geliştirmişlerdir: Kaba fiziksel baskı ve doğrudan zarar verme yöntemleri yerine; inceltilmiş, derinleştirilmiş ve zamana yayılmış ruhsal, düşünsel ve psikolojik etki yöntemlerine yönelinmiştir. Michel Foucault’nun da ortaya koyduğu gibi, modern cezalandırma artık “bedene az dokunan ama ruha derinlemesine müdahale eden” bir yapıya dönüşmüştür.

Bugün cezaevlerinde uygulanan “iyileştirme”, “rehabilitasyon” ya da “topluma kazandırma” programları, iddia edildiği gibi nötr ve masum süreçler değildir. Bu programlar, özellikle politik tutsaklar söz konusu olduğunda, bireyin düşünsel kimliğini çözmeye ve onu iktidarın arzusuna göre yeniden şekillendirmeye yönelik araçlara dönüşebilmektedir. Asıl sorun tam bu noktada başlar: Bireyin eylemi ile düşüncesi arasındaki sınır bilinçli olarak silikleştirilir. Topluma doğrudan zarar veren bir eylemin........

© Yeni Yaşam