menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kurtuluşun dehşeti

44 0
10.03.2026

Kurtuluş filminin Kürt meselesi ile ilgili içeriğinden dolayı beklentiler yüksekti. Eleştiriler sert olsa da çekimleri, oyunculuğu ve yönetmenin politik duruşu bir arada değerlendirildiğinde alkışı hak ediyor. Yönetmen Emin Alper önceki filmlerinde olduğu gibi yine “güruhun dehşetini” öne çıkaran bir taşra hikayesine odaklanıyor. Taşranın kapalı, renksiz ve sert bir sosyolojisi var. Din-devlet-sınıf şiddetiyle şekillenen Kürt taşrası ise bu sert sosyolojinin en uç örneklerinden. Köyler ve köylüler arası dar rekabet biçimleri, gece yarısı peşine düşülen belirli-belirsiz sesler, isimsiz cinayetler, uykusuz geceler, kişilere has kötülükler Kürt taşrasının sert gerçeklerini yansıtıyor.

Zaman içinde din-devlet odaklı baskılara karşı Kürt sosyolojisinin politikleşmesi, Kürt hakikatini kamusal alanda görünür hale getirdi. Dinin medrese görmemiş sahte alimlerin eline düşmesi, devlet bürokrasisinin anti-entelektüel dinamiklerin çöplüğüne dönüşmesi Kürt meselesinde dehşeti körükledi. Alper, meselenin dehşete dönüştüğü zamana kamerayı tutarak dindar, korucu Kürt köylüsünün hangi kötülüklerle nasıl zehirlendiğini sade bir şekilde anlatıyor. Korucuların içine sürüklendiği güç zehirlenmesi, dinsel anlayış ve bireylere has hırslarla birleştiği anlar, dehşet anları olarak kayda geçiyor. “Allah’ın izniyle!” diyerek uygulanan şiddet seansları, sabotajlar, intikam biçimleri, düşmanlık icat etme teknikleri ve kolektif rüyalar dehşeti adım adım şekillendiren ritüellerdir.

Dünyanın her yerinde itaatkar, tedirgin ve mutsuz insanların hikayeleri şiddet ve dehşetle iç içedir. Dehşetin arka planında genellikle bir tercihten öte dayatılmış zorunluluklar vardır. Zorunluluklar genellikle hikayelerin kök nedenleriyle ilgilidir. Filmin dikkat çektiği kök nedenler bizi Kürt köylülerinin devletin “ya........

© Yeni Yaşam