ÇÖZÜM SÜRECİ VE MİLLÎ KİMLİK
Özel Sayılar İSTİKLÂL MARŞI’NIN 100.YILI Başbuğ Alparslan Türkeş Özel Sayısı DÜNDAR TAŞER ÖZEL SAYISI Mayıs 2019 Özel Sayısı
İSTİKLÂL MARŞI’NIN 100.YILI
Başbuğ Alparslan Türkeş Özel Sayısı
DÜNDAR TAŞER ÖZEL SAYISI
Mayıs 2019 Özel Sayısı
ÇÖZÜM SÜRECİ VE MİLLÎ KİMLİK
“Kürt Meselesi” Derken
Kürtler, anayurtları Zağaros Dağlarının etekleri iken, zaman içinde Urmiye-Şehrizor-Diyarbekir üçgeninde aşiret reisleri ve onların üzerinde mîrlerin kontrolünde yayılan, çoğu göçebe azı yerleşik bir topluluk olarak temâyüz etmiştir. Sasani, Emevi, Abbasi hâkimiyetinin ardından (Moğolların 13.asırdaki yıkımlarını saymaz isek) Malazgirt (1071) Zaferi sonrası Türklerin nüfuz alanı içinde yaşamışlardır: Akkoyunlu, Karakoyunlu, Artukoğulları, Memlükler… Akkoyunlulara son veren Safeviler de Türk’tür.[1] Şah İsmail -güç sarhoşluğundan olsa gerek- bölgede kendine tâbi olan Kürt mirlerini bile kıyımdan geçirmiştir. Hıristiyan tebaa tarafından Aramice yazılmış vakayinamede Cizre, Diyarbekir ve çevresinde yaşananlar, dramatik bir şekilde tasvir edilmiştir.[2]
1514 yılında bölgedeki Kürt emirlerinin (25 Mîrimîran) Sultan I.Selim’e, İdris-i Bidlisî kanalıyla gönderdikleri bağlılık ifadelerini içeren mektup bu elim hadiselerden sonradır:
“…Cümlemizin matlûbı budur ki, Bu muhlis bendelere takviyet ve imdad buyuralar. Zira ki, bizim mesâkin ve bilâdımızın bilâd-ı Kızılbaşa kurb-i civarı vardır; belki muhtelittir. Nice yıllardır ki, bu mülhidler, şimşir-i sitem ile bünyâdımız kazmışdır. On dört sene bizimle azîm cenk ü cidal ederler. Mücerred Sultân-ı İslâma muhabbet üzere olduğumuz içün eğer bu tâife-i pâk-i’t kadı ol zâlimlerin cevr ü sitemlerinden halâs-ı inâyetleri olmazsa, kendümüz istiklâl üzere ol kavme mukâvemete tâkat edemeyüz. Zira ki, Ekrâd-ı mülûktavâif ve akvâm ve aşâir-i muhtelifâtdır. Allah Te’âlâ’yı bir bilüp Muhammed ümmeti olduğumuzda müttefikleriz. Sâirhusûsda birbirlerimize mütâba’at mümkün değildir…”[3]
Mektup gayet berraktır: “Biz aşiretler halinde birbirine rakip yaşayan inanmış Müslümanlarız. Kendimizi Kızılbaşların saldırılarından koruyacak bir güce ve birlikteliğe sahip değiliz. Devlet-i Aliyye olarak seni tanıyoruz, gel bizi kurtar.” denilmiştir. 1514 yılındaki Çaldıran Zaferinden sonra Diyarbekir Eyaleti kurularak bu talep yerine getirilmiştir. Kürdistan eyaleti değil, Diyarbekir Eyaleti kurulmuştur. Ortada savaş zoruyla yok edilen bir Kürt prensliği, krallığı, federe/özerk bölgesi vb. yoktur. Eyaletin kurulduğu topraklar da gene bir Türk devleti olan Safevilerin mağlubiyeti üzerine alınmıştır. Kurulan eyaletin başına Enderun’dan yetişmiş bir Türk devlet adamı, Bıyıklı Mehmet Paşa, getirilmiştir.[4]
1071 Malazgirt sonrası bölgenin siyasi idaresi zaten Türklerin kontrolündeydi. Dicle’den Tuna’ya uzanan muhteşem bir Türk-İslâm kültür ve medeniyeti kuruluyordu ve Kürtler; süreç içerisinde Çerkez, Boşnak, Arnavutlarda olduğu gibi, Türk millî kimliğini hayatın içinde ediniyorlardı. Evliliklerin dili, çarşının, pazarın dili, ordunun, devletin dili Türkçeydi ve Kürtlerin Türk-İslâm kültür ve medeniyetinden kopuk medrese-tekke, hukuk, yönetim felsefesi vb. yoktu. Kütahya’da, Yozgat’ta, Amasya’da; Filibe’de, Kosova’da, Selanik’te, Budin’de ne olmuşsa bugünkü Şark vilayetlerimizde de o olmuştu. Buranın tarihi süreci İngiltere – İskoçya, İngiltere – İrlanda, İspanya – Bask, İspanya – Katalonya gibi olmamıştır. Bahsi geçen örneklerin her birinde ayrı bir kilise, hukuk, edebiyat, dünya görüşü ve nihayet krallık vardı. Komşuluk, evlilik, akrabalık tahayyül bile edilemezdi.[5] Burada ise iman birlikteliği hayata dair ayrımları kökten çözmüştür. “Kürt isyanı” olarak vasıflanacak tek bir hadisenin bile yaşanmamış olmasını biz, bu tarihi arka plana bağlıyoruz.
Malazgirt sonrası Dicle’den Tuna’ya o muhteşem Türk-İslâm kültür ve medeniyetini içine sindiremeyen aydınlar- ki ideolojik meşrepleri oldukça karmaşıktır, 1806’da Babanzade Abdurrahman’la başlayan, 1812’de Babanzade Ahmet Paşa, 1831’de Bedirhan Bey’le devam eden isyan sürecine Şeyh Ubeydullah ve Şeyh Sait hadiselerini de dâhil ederek PKK’ya bağlayıp “iki asırdır süren Kürt isyanları” söylemini 1990’lardan itibaren dolaşıma sokmuşlardır.
Modernleşme zarureti bağlamında mecburi kültür değişmeleri olarak yürütülmeye çalışılan süreçlerde yapılan hatalar, bir bölgeye münhasır değildir. Nitekim Selçuklu’dan beri merkeziyetçi uygulamalara Türkmen aşiretlerinden tepkiler gelmiştir. Millî Mücadele sürecinde Zeynelabidin İsyanı, Delibaş Mehmet İsyanı, Çapanoğulları İsyanı’na “Türk isyanları” denilemeyeceği gibi, yukarıda bahsi geçenlere de “Kürt İsyanı” denilemez. Şeyh Sait olayında Diyarbakır merkez ve Lice’de Kürt eşrafı “düzenimizi bozma” diyerek Şeyh Sait ve adamlarına karşı çıkmıştır. Bölgenin bin yıllık tarikat geleneğinin temsilcisi olan Küfreviler isyana karşı durmuştur. Şeyh Sait de Kürt falan değildir. ........
