İlber Ortaylı’nın ardından…
Ofisimde çalışırken, bir gün telefonum çaldı. Açtım. Karşımdaki ses, oldukça net ve tok bir tonda “Ben İlber Ortaylı!” dedi ve -adeta bana söz hakkı bile tanımadan- seri bir biçimde konuşmaya başladı:
Derin Tarih’in özel sayılarından birini başından sonuna kadar dikkatle okumuştu. İçeriğe dair bazı tenkit ve tekliflerde bulundu. Ardından “akademimizin içinde bulunduğu acıklı hale” değindi. Sonra konu hızlıca Ortadoğu ve İslâm coğrafyasına intikal etti. Hoca’nın keyifli olduğu günlerden birindeydik belli ki, benim araya girmeme bile hacet kalmadan, yolumuz Filistin’den Doğu Türkistan’a kadar her yere uğradı. Laf arasında kendisi hakkındaki eleştirileri de cevaplıyor, zaman zaman sesi yükseliyor, üslubu sertleşiyordu. “Filistinliler toprak sattı demişim, bunu tenkit ediyorlar. Yalan mı? Satmadılar mı?” diyerek, bu konudaki duruşunun altını bir kere daha çizdi. Bir şey söylemedim, zaten konuşmanın akışı benim müdahale etmemi imkânsız kılacak biçimde hızlı ve yoğundu. Hoca konuları dilediği şekilde ve zamanda kendisi değiştirdiğinden, ben sadece dinlemekle yetiniyordum.
Zannediyorum yarım saate yakın konuştu. Telefonu kapatırken, “Bana muhakkak uğra. Hatta, dur bakayım, haftaya gel bana. Sohbet edelim. Şu Doğu Türkistan’ı anlat. Kitabından haberim var. Gördüklerini senden dinleyeyim” dedi. “Çinlilerin dünyayı istilası”na dair öfkeli cümleler eşliğinde… Bahsettiği zamanda........
