Sanat: Hayal ve tabirin ufku
Önceki yazımızda İslam mimarisinde ışığın, yalnız mekânı aydınlatan fizikî unsur olmadığını; görünürlüğü kuran esas ilke olduğunu söylemiş; kubbelerin, revakların, mukarnasların, kafeslerin… ve pencerelerin ışığı sadece içeri almak için değil, onu terbiye ederek yaymak üzere düzenlendiklerini ve böylece ilgili mekanda ışığın doğrudan saldırmadığını; süzüldüğünü, yumuşadığını, çoğalarak dağıldığını ve böylece bakışın zorlanılmayıp, serbestçe yönlendirildiğini söylemiştik.
İmam Gazzâlî ile birlikte bu mesele daha da derinleşir. O, dış gözün sınırlı olduğunu, asıl görmenin akıl ve kalp gözüyle tamamlandığını söyler. Dış göz yalnız suretleri görür; hakikatleri değil. İç göz ise eşyanın manasına, hikmetine ve bâtınına açılır. Bu durumda sanatın görevi de yalnız görünen biçimleri çoğaltmak değildir; görünenden görünmeyene geçiş için bir eşik kurmaktır.
İslam sanatında soyutlama eğiliminin temelinde de bu anlayış vardır. Çünkü amaç nesneyi mutlaklaştırmak değil, onu işaret hâline getirmektir. Bir mihrap yalnız mimari unsur değildir; yöneliştir. Kubbe yalnız örtü değildir; semayı hatırlatan bir merkezdir. Geometrik tekrar yalnız süs değildir; sonsuzluk fikrinin ritmik görünüşüdür. Hüsnihat ise yazıyı yalnız okunur kılmaz; manayı görünür hâle getirir.
Bu yüzden İslam sanatında “boşluk” bile anlam taşır. Batı resmindeki gibi her yüzeyi doldurma arzusu yerine, bakışın nefes alacağı açıklıklar bırakılır. Çünkü burada sanat, gözü nesneye hapsetmek değil, nesneden geçirerek manaya ulaştırmak........
