Terörsüz Türkiye'yi anlamak -III- Kimlik siyaseti Türkiye'yi nereye götürür?
İlk iki yazımızda "Terörsüz Türkiye" sürecinin "devlet politikası" olarak sunulmasını ve ardından gündeme gelen çerçeve yasa tartışmalarını ele aldık. İkinci yazımızı şu soruyla bitirmiştik: Bu süreçle Türkiye nasıl bir siyasi istikamete yönlendirilecektir? Şimdi bu sorunun peşinden gidelim.
Çünkü tartışma yalnızca silahların bırakılmasıyla sınırlı görünmüyor. Yeni anayasa, vatandaşlık tanımı, demokratikleşme, yerel yönetimler ve kimliklerin siyasal sistem içindeki yeri gibi başlıklar da giderek daha fazla gündeme geliyor. Tam da burada Cumhuriyet'in kuruluşunda verilen temel bir kararı yeniden hatırlamak gerekiyor: Türkiye nasıl bir devlet olarak kuruldu? Bu sorunun cevabı tesadüfen verilmedi. Osmanlı Devleti mutlak monarşiyi yaşadı. Ardından meşruti monarşiyi denedi. Yüzyıllar boyunca farklı milletleri, dinleri ve toplulukları bünyesinde barındıran büyük bir imparatorluk olarak varlığını sürdürdü.
Fakat özellikle 19. yüzyıldan itibaren yükselen milliyetçilik hareketleri ve büyük devletlerin bu farklılıkları kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaları Osmanlı'nın çözülmesinde önemli rol oynadı. Balkanlar kaybedildi. Arap coğrafyası imparatorluktan ayrıldı. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda ise Anadolu'nun kendisi paylaşılmak istendi. Cumhuriyet işte böyle bir tarihî tecrübenin üzerine kuruldu.
Kurucu irade yeni devleti etnik ve mezhepsel kimliklerin ayrı siyasi yapılara dönüştürüldüğü bir model üzerine değil, üniter ulus devlet anlayışı üzerine inşa etti. Bu anlayışın merkezinde de "Türk milleti" kavramı bulunuyordu. Atatürk'ün ifadesi açıktır: "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir."
Bu tanım bir ırk tarifi değildir. Ortak bir siyasi aidiyetin........
