Melekler geleceği nasıl bildi? Modern zaman anlayışının ışığında bir ayeti yeniden okumak
Gündelik hayatta "zaman" dediğimizde, durup düşünmediğimiz kadar sağlam bir sezgiye yaslanırız. En yalın haliyle şöyle: Var olan her şey iki sınırla kuşatılmıştır. Birincisi mekândır; mekân, şeylerin üst üste yığılmasını engeller — iki nesne aynı anda aynı yeri işgal edemez. İkincisi zamandır; zaman da olayların üst üste binmesini engeller — her şey aynı anda olup bitmez, olaylar bir sıraya dizilmek zorunda kalır. Mekân dünyayı yan yana serer, zaman ise arka arkaya dizer. Belki de en sade haliyle zaman, bu "arka arkaya"lığın adıdır.
Bu tanım rahatlatıcıdır, çünkü tam da hissettiğimiz şeydir. Dün bugünden önceydi, yarın henüz gelmedi; biz ikisi arasındaki incecik "şimdi"de dururuz. Zaman, hepimizi aynı hızda önüne katan bir nehir gibidir; İstanbul'da da, en uzak yıldızda da aynı "şimdi" yaşanıyordur sanırız. Bu o kadar apaçık gelir ki, kimse sorgulamaz.
İnsanlık tarihinin neredeyse tamamı boyunca zaman böyle anlaşıldı. On yedinci yüzyılda Newton bu gündelik hissi bir fizik yasasına dönüştürdü. Onun "mutlak, gerçek ve matematiksel zaman"ı, dışarıdaki hiçbir şeye bağlı olmadan eşit biçimde akardı; evrende hiçbir şey değişmese bile akmaya devam ederdi — olayların üstünde, değişmez bir sahne gibi. Bu evrende herkesin saati, kâinatın neresinde olursa olsun aynı anı gösterirdi. Ve bu tarifin, farkına bile varılmayan sessiz bir kabulü vardı: Evrenin her yerinde, herkes için ortak ve tek bir "şimdi" vardır. Bu varsayımı bir köşede tutun; hikâyemiz orada dönecek.
Şimdi ilk bakışta zamanla hiç ilgisi yokmuş gibi görünen bir yere, Kur'an'ın bir ayetine bakalım. Bakara suresinin 30. Ayetinde, insanın yaratılışından önce geçen bir sahne anlatılır. Allah meleklere yeryüzünde bir halife yaratacağını bildirdiğinde, melekler şaşırtıcı bir karşılık verir: "Orada bozgunculuk çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz seni hamdinle tesbih ediyoruz." Cenabıhakk'ın cevabı kısa ve manidardır: "Ben sizin bilmediğinizi bilirim."
Bu sahne yüzyıllardır müfessirleri bir soru önünde durdurmuştur: İnsan henüz yaratılmamışken, tek bir birey bile yeryüzüne ayak basmamışken, melekler onun fesat çıkarıp kan dökeceğini nereden biliyorlardı? Henüz olmamış bir şeyin bilgisi onlara nasıl ulaştı?
Klasik tefsirler bu soruya birbirinden değerli birkaç cevap geliştirmiştir. Bir görüşe göre melekler bunu Levh-i Mahfûz'dan okudular; gelecekte olacak her şey ezelde oraya yazılmıştı ve melekler Allah'ın izniyle o kayda bakıp insanın akıbetini gördüler. İkinci bir görüşe göre kimse bir yerden bilgi almış değildi; Allah insanı önce meleklere tanıtmış, özelliklerini bildirmiş, onlar da bu bildirime dayanarak kanaatlerini dile getirmişlerdi. Üçüncü ve en çok tekrarlanan görüşe göre ise melekler bir kıyas yaptılar: insandan önce yeryüzünde yaşayan cinler veya başka insan benzeri kavimler fesat çıkarıp kan dökmüştü, melekler yeni yaratılacak varlığı bu geçmiş tecrübeye bakarak değerlendirdiler.
Bu cevapların hepsi, kendi çağlarının bilgisiyle verilebilecek en tutarlı, en zekice........© Yeni Mesaj
