menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Emmârenin çağı - Nefsin sanayisi: Biz mi böyleyiz, yoksa yönlendiriliyor muyuz?

9 0
02.09.2026

Klasik anlatıdır: Bir zamanlar atalarımız yalnızca hayatta kalma dürtüsüyle çalışıyordu. Çimenlerdeki hışırtıya irkilen, tehdide anında öfkeyle karşılık veren, kabilesi dışındaki her şeyi düşman sayan bir varlıktı ilk insan. Ama medeniyet dediğimiz şey, tam olarak bu insanı geride bırakma yolculuğunun adı olarak tarif edildi. Yüzyıllar boyunca dinler, felsefeler, gelenekler hep aynı yöne işaret etti: daha erdemli, daha ahlaklı, empati kurabilen bir insana. Şefkat çemberini genişleten bir insana — önce ailesini, sonra bütün insanlığı, sonunda hayvanı, çevreyi, bütün bir ekolojiyi koruyabilen. Dar bir hayatta kalma refleksinden, geniş bir perspektiften bakabilen bir bilince doğru bir yükseliş. Medeniyetin asıl vaadi buydu: aletlerin birikmesi değil, insanın olgunlaşması. Bir piramit gibi — en altta yalnızca hayatta kalma kaygısı, en tepede kendini gerçekleştirmiş, kâmil insan.

Peki ne oldu?

Atomu parçaladık, genomu haritaladık, bir zamanlar koca bir binayı dolduran hesap gücünü herkesin cebine sığdırdık — ve bu muazzam gücü ne için kullanıyoruz? Kavga etmek, didişmek, en basit yöntemlerle birbirimizi alt etmek için. Bu makaleyi yazma fikrini bende oluşturan ana gelirsem, TV'de bir yemek programı: basit kimin daha iyi yemek yaptığını, daha iyi aşçı olduğunu gösterecek bir program. Ama ekranda gördüğümüz ne?  Yemek programı bir ringe dönüşmüş, jüri didişiyor, yarışma bir husumet törenine çevrilmiş. Sadece bu program mı böyle, televizyondaki bütün programlar, sosyal medya baştan aşağı  bu düzen üzerine kurulu. Tüm medya, sabahtan akşama laf atışmasının, hedef göstermenin, birbirinin üzerine yürümenin döndüğü bir arena. Her farklı görüş bir ihanet, her tartışma bir varlık-yokluk kavgası. En ileri çağda, en ilkel refleksle yaşıyoruz.

Yani yükselmesi gereken insan, geri düşüyor. Piramidin tepesine tırmanacakken en aşağı basamağa çakılıyor. Ve mesele tam burada. Eğer ilerleyeceğimize geriliyorsak, demek ki bir yerde bir hata yaptık — hem de aletlerimizde değil, problemin tanımında. Daha derinde: insanın tanımında.

Soru şu: biz mi böyleyiz? Yoksa biri bizi böyle olmaya mı itiyor?

Önce olguyu görelim: Bu bir arıza değil, bir iş modeli

Biraz araştırma yapınca, bu didişme atmosferinin tesadüfi bir çürümenin değil; belirli bir ekonominin ürünü olduğunu görürüz. Denklem basit: dikkat, paradır. Hem televizyonun hem sosyal medyanın geliri, sizin ekranın başında geçirdiğiniz süreyle doğru orantılı — ve insanı ekranda tutan şey huzur değil, gerilimdir.

Bu artık tahmin değil, ölçülmüş bir gerçek. MIT'den Vosoughi, Roy ve Aral'ın 126 bin haber zincirini incelediği 2018 çalışması, yalan haberlerin Twitter'da doğru haberlere göre yüzde 70 daha fazla paylaşıldığını, bir bilgiye altı kat daha hızlı ulaştığını gösterdi — üstelik botları ayıkladıklarında bile sonuç değişmedi: öfkeyi yayan robotlar değil, bizzat insanlardı. Frances Haugen'in 2021'de sızdırdığı Facebook iç belgeleri ise işi itiraf düzeyine taşıdı: 2018'de "kullanıcı refahını artıracağı" iddiasıyla yapılan algoritma değişikliğinin tam tersine "öfkeyi ödüllendirdiği" ortaya çıktı.

Buraya kadar tablo açık: evet, yönlendiriliyoruz. Ama sanırım burada durursak yarım bir cevap vermiş olurum. Çünkü hiçbir makine yoktan iştah üretemez. Algoritma bir ateş........

© Yeni Mesaj