menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

ABD vatandaşlık kimliği çöküyor mu, yoksa kendini yenileme sürecinde mi?

8 28
16.02.2026

1.GİRİŞ: EPSTEIN DAVASININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

En son Epstein Davası’na dair ABD Adalet Bakanlığı’nın yayınladığı belgeler sosyal medyada hararetle tartışıldı. Tabii ki, yayınlanan belgelerin çok geniş ve heterojen bir küme oluşturması ve resmi anlamda ne derece delil teşkil ettiği tartışmalı olmasına rağmen yarattığı genel izlenim şudur: ABD’de ve dünyada yüksek gelir ve servet grubuna sahip bir zümre ahlak dışı ilişkiler, siyasetçilere yönelik şantajlar ve benzeri gayr-ı kanuni eylemlerle güç ve servet temerküz etmekteydiler. Geçen yazıda değindiğim ABD’nin kimliği meselesi de burada “cuk” yerine oturuyor. Kurucu Babaların adil Cumhuriyet, bireysel hak ve özgürlükler, demokratik katılım ve milli dayanışma idealleri etrafında temellerini attığı bir devlet ve onun vatandaşlarından oluşan toplum nasıl bu ahlaksızlık, istismar ve imtiyaz batağına düşebilirdi? İlk yazıyı okuyanlar için buna cevap vermek daha kolaydır: ABD’nin bugünkü kimliğini oluşturan ana etken Kurucu Babalara rağmen ve onlarla beraber “frontier town - sınır kasabası” sosyolojisidir. Yani daha bilinen şekliyle Vahşi Batı…

Amerika Birleşik Devletleri üzerine “frontier town - sınır kasabası” anlatısı, yalnızca tarihsel bir dekor değildir; modern Amerikan kimliğinin hem ahlaki dilini hem de kurumsal reflekslerini besleyen bir kök anlatıdır. Frederick Jackson Turner’ın 1893 tarihli “sınır kasabası tezi”, ABD’nin toplumsal ve siyasal karakterinin batıya yayılma ve sınır deneyimiyle şekillendiğini ileri sürerken, aslında bugün hâlâ canlı olan bir gerilime işaret eder: Kurucu ideallerin yüksek normatif ahlakı ile Vahşi Batı’da “hayatın sertliği” içinde oluşan betimleyici ahlak pratiği arasındaki mesafe.

ABD içinde bugün tartışılan iktidarda nüfuz ve servet sahibi zümrelerin ahlaksız menfaat ilişkilerine girmeleri, bunun diğer ülkelerin önemli şahsiyetlerine kadar ulaşması ister istemez şu soruyu ortaya çıkarıyor: ABD sistemi artık adalet ve eşitlik, refah ve mutluluk üretmeyen bir sisteme mi dönüştü? Bu süreç ABD toplumunun kimliğini ortadan kaldıracak bir çatışmaya ve sistemin çökmesine yol açabilir mi? Kuşkusuz Kurucu Babaların idealleri ile artık küresel hegemon ve teknoloji lideri olan bir ülkenin iktisadi ve sınıfsal pratiği arasında büyük farklar olacaktır. İşte bu yazıda yukarıdaki bu soruları cevaplamaya çalışacağım.

2. BETİMLEYİCİ AHLAKI NORMATİF AHLAKA UYDURMAYA ÇALIŞAN TOPLUMSAL MEKANİZMA

Betimleyici ahlak kısaca bir toplumdaki kurulu düzen ve bu düzenin egemen sınıflarının ahlaki değer ve normlarını tanımlar. Normatif ahlak ise zaman ve mekandan bağımsız olarak evrensel değer ve normları temsil eder. Betimleyici ahlakın normatif ahlaktan farklılaşması durumunda toplumun “iyi, doğru, adil” veya “kötü, yanlış ve adaletsiz” olarak tanımladığı değerler ile kurulu düzenin tanımladığı değerler birbiri ile çelişir. Bu durumda benim “ahlak krizi” dediğim durum ortaya çıkar. Eğer kurulu düzenin betimleyici ahlakı belli aralıklarla çağın şartlarına göre normatif ahlaki değerlere yakınsamazsa toplumu bir araya getiren ortak kimlik ve değerler çözülebilir.

Betimleyici ve normatif ahlak arasındaki bu gerilimi görmezden gelen iki uç yaklaşım, Türkiye’de de sıkça karşımıza çıkar. Birincisi, özellikle aşırı ideolojik okumalarda görülen “ABD bitti/yıkılıyor” söylemidir: eşitsizlik, kutuplaşma ve kurumsal tıkanma gibi olguları tek çizgili bir “çöküş teleolojisine” bağlar. İkincisi ise daha liberal-romantik bir çizgide “ABD özgürlüğün beşiği,........

© Yeni Birlik