Bediüzzaman: Bursa'nın altı üstü evliya dolu
Dizi: Bursa’nın Fethinin 700. yılı - 12 İSLAM YAŞAR'IN KALEMİNDEN...
Bediüzzaman Said Nursî’nin söylediği bu muhabbet hakikati, memleketin her yerinde olduğu gibi Bursa’da da yaşanıyor. Bir yanda devlet adına gösterilmesi emredilen; sevdiğini söylememe veya sevmediğini söyleme cesareti gösterenlerin çeşitli bahanelerle en ağır şekilde cezalandırıldığı kanunî saygı, resmî sevgi; diğer yanda milletin hemen her ferdinin hasbî bir hâlet-i ruhiye içinde yaşadığı hâlisâne muhabbet.
Meselâ Bediüzzaman Said Nursî, Afyon Hapishanesi’nde iken reis-i cumhura gönderdiği istidada ‘Bazı garazkârların, Mustafa Kemal’in dostluğu ve tarafgirliği vesilesiyle kendisini ezmeye çalıştıklarını söylemiş; ‘Bir hadis-i şerifte Kur’ân’a zararlı bir adam çıkacak dediğini ve M. Kemal o adam olduğu’ için sevmediğini ifade etmişti.
Bu tavrı ile aynı zamanda ‘Şereflerin, müsbet hayırların, maddî manevî ganimetlerin orduya verildiği, kusurların, menfî icraatların başa, reise verildiği kaidesini yerine getirdiğini, aslında şanı, şerefi gasp edilip büyük zaferine gölge düşürülen ordunun yapması gereken bu vazifeyi ordu yapmadığı için kendisinin yapmaya mecbur kaldığını’ hatırlatmıştı.
Ardından “Beni, onu sevmemekle itham edenleri, kahraman orduyu sevmemekle ve şereflerini kırmakla itham edip onlara hain-i millet nazarı ile bakıyorum” (Emirdağ Lâhikası, s. 324.) diyerek hem tavrının sebebini anlatmış, hem de haklı ve makul ifadelerle, millet adına onlara hak ettikleri cevabı vermişti.
HEYKEL SEVİCİLİK DARBE DÖNEMLERİNİN MİRASI
Hâl böyle iken, Bilhassa kanlı 12 Eylül 1980 darbesinden sonra cinnet hâlini alan heykel dikme hamakatı, Halkçı Kemalistlerle milliyetçi muhafazakârlar arasında kıyasıya bir yarış halinde Bursa’da da bütün hızı ile devam ediyor. Her aklına esen akl-ı evvel, her önüne gelen boşluğa kendince değer izafe ettiği kişilerin heykellerini dikiyor.
Bununla iktifa etmediler. Belediyenin imkânları ile bastırdıkları resimli bayrakları halka bedava dağıtarak evlerinin balkonlarına, pencerelerine asmalarını telkin ediyorlar. Vatandaşlardan bazısı alıyor, bazısı almıyor. Bu sefer mahallelerde resimli bayrak asanlarla asmayanlar birbirlerine farklı gözlerle bakmaya başlıyorlar. Almayanlar veya alıp da asmayanlar zabıta çavuşları tarafından fişleniyor.
Kendilerini aynı zamanda ‘solcu, sosyal demokrat’ diye adlandıran Halkçı Kemalistler sokak başlarına, cadde kenarlarına, parklara, bahçelere Mustafa Kemal’in heykellerini, büstlerini dikip anıtlarını yaptırmayı hayatlarının gayesi sayıyorlar ve heykellerin sanat değerinden ziyade alçı, beton, dökme demir, tunç, paslanmaz çelik gibi kullandıkları malzemelerle öğünüyorlar.
Onlara mukabil kendilerini milliyetçi, mukaddesatçı sayan, ‘akıncı, ülkücü, alperen’ sıfatlarını sahiplenen, İslâm’ı yaşamaktan ziyade savunmayı seven taifeler de kazara Mustafa Kemal’in heykellerinden boş kalan yerlere Osman Gazi’nin, Orhan Gazi’nin, Yıldırım Bayezid’in, Fatih Sultan Mehmed’in, Alpaslan’ın ve başka din ve devlet büyüklerinin heykellerini dikerek millete hizmet ettikleri iddiasında bulunuyorlar.
Dünyada kimse onlara yaptıklarının hesabını sormuyor, onlar da millete hesap vermeyi hesap etmiyor. Ama bu dünyanın bir de ahireti var ve orada herkes Zilzal Sûresi’nin “Kim zerre kadar bir iyilik yapsa, onun mükâfâtını görür. Kim zerre kadar bir kötülük yapsa onun cezasını görür” mealindeki 7. ve 8. ayetleri mucibince yaptıklarının hesabını verecekler.
Halkçı Kemalist zümre Mustafa Kemal’in Nutuk’unu, ilke ve inkılaplarını esas aldığı için meleklerin ‘Kur’ân’ın yasak ettiği bu heykelleri niçin diktiniz?’ sorusuna ‘atamız istedi biz de diktik’ diyebilirler. Cevaplarının kendilerini kurtarmayacağı muhakkak. Ama en azından ‘Kişi sevdiğiyle beraberdir’ hakikati mucibince Ata’larının gittiği yere gitmek pahasına yanlış da olsa verecekleri bir cevap var.
Allah’a inandığını, Kur’ân-ı Kerîm’i esas aldığını, Sünnet-i Seniyyeye uyduğunu iddia eden taife, acaba meleklerin o sorusuna ne cevap verecek? Verecek cevap bulamayıp medet istercesine heykellerini diktikleri Osman Gazi’ye, Orhan Gazi’ye, Bayezit Han’a, Alpaslan’a, Fatih Sultan Mehmed’e ve diğerlerine baktıklarında onların ‘Bre nadan, ben bile heykelimi diktirmemişken sen ne cür’etle benim heykelimi diktin?’ hitabına ‘Birilerinin heykeli vardı, onlara nisbet ettim mi” diyecekler?
Onlar ‘O heykellere nisbet edip bizim heykelimizi dikeceğinize, Allah’ın emrine uyup Kur’ân’a, Sünnete ittiba ederek himmetinizi, cesaretinizi ve size emanet edilen ama sizin şahsi sermayeniz gibi hovardaca harcadığınız beytü’l-malı o heykelleri kaldırmak için kullansaydınız ne olurdu?’ dediklerinde mahşerde........
