Hukuk susarsa zulüm konuşur
Dizi: Amerika Mektubu - 2
Said Nursî’nin adalet anlayışı
Gücü kutsallaştıran bu anlayış Said Nursî’nin dünya tasavvuru ile keskin bir tezat oluşturur. Nursî’ye göre hakikat, güçten değil adaletten, hikmetten ve ahlâkî meşruiyetten doğar. Onun Risale-i Nur’da sıkça vurguladığı gibi, hak ve hukuk gücün üzerinde yer alır; “hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz.” Bu açıdan Stiglitz’in sözü bir tespit niteliğinde olsa da, Nursî’nin perspektifi bu durumu ahlâkî bir sapma olarak yorumlar. Ona göre güç hak oluşturmaz; hak, gücü terbiye etmek ve sınırlamak için vardır. Bu denge bozulduğunda ise toplumda zulüm artar, barış ve düzen kaybolur.
Güç, hukukun yerine geçerse ne olur?
Stiglitz burada normatif bir iddia değil, fiilî bir durum tespiti yapmaktadır: Uluslararası hukuk zayıfladığında, kurumlar etkisizleştiğinde ve denge-denetim mekanizmaları çöktüğünde, fiilen “güç” hukukun yerine geçer. Bu, Hans Kelsen’in normlar hiyerarşisinin, yani hukukun iç mantığının tamamen bozulduğu anlamına gelir. Hukuk felsefesi açısından bu durum iki sonucu doğurur:
1. Hukukun meşruiyeti kaybolur. Çünkü meşruiyet güçten değil, adaletten doğar.
2. Egemen irade keyfileşir. Gücün sınırlandırılmadığı sistemlerde hukuk, adaletin değil, iktidarın ihtiyaçlarına göre şekillenir.
StIglItz Said Nursî ile aynı fikirde
Stiglitz’in sözündeki mesaj şudur: Eğer hukuk kuralları güç sahiplerini sınırlayamıyorsa, artık hukuk değil, çıplak güç hüküm sürüyor demektir. Bu da demokratik toplumların varlığını tehdit eden bir kırılma noktasıdır. Said Nursî’nin 1921 yılı Ramazan ayından telif ettiği Lemaât Risalesinde Batı medeniyeti ile ilgili yaptığı tahlil ve değerlendirme, Joseph E. Stiglitz’in modern güç siyasetine yönelik eleştirisiyle şaşırtıcı derecede örtüşür.
Said Nursî’nin medeniyet tahlili
Birinci Dünya savaşının sebep olduğu yıkımı görmüş, Rusya’daki Komünist Devrimi yaşamış biri olarak Said Nursî’nin tesbitleri önemlidir. Bugünkü dille ifade edersek: Bugünkü medeniyetin temeli olumsuzdur; beş tane olumsuz ilke üzerine kuruludur. Bütün düzeni bu esaslarla çalışır. Bu medeniyetin dayanağı hak değil güçtür. Güç ise tabiatı gereği saldırıya ve çatışmaya yol açar; bunun sonucu hıyanettir. Bu medeniyetin hedefi fazilet ve erdem değil, küçük ve bencil çıkarlardır. Çıkarın mahiyeti ise çatışma ve rekabettir; bunun sonucu suç ve zulümdür. Hayat anlayışları yardımlaşma yerine mücadeleyi esas alır. Mücadelenin fıtratı ise çekişme ve birbirini itip kakmadır; bunun sonucu da sefalet ve perişanlıktır.
Batı medeniyetinin esası menfîdir
Üstad Said Nursî’nin yaşadıkları ışığında ulaştığı sonuçlara yakından baktığımızda ilk tesbiti Batı medeniyetinin esası menfîdir. Yani temeli pozitif ahlâk değil, çıplak güç, çıkar, çatışma ve rekabetin sert biçimleri üzerine kuruludur. Nursî, bu medeniyet anlayışında hak yerine kuvvetin belirleyici unsur hâline geldiğini söyler. Bu da doğası gereği “tecavüz ve teâruzu” yani saldırı ve çatışmayı doğurur.
Fazilet yerine hasis menfaat
Stiglitz’in analiz ettiği noktada da aynı mekanizma çalışmaktadır. Ona göre günümüz küresel düzeninde güçlü devletler veya çok uluslu şirketler, hukuku ve normları dikkate almak yerine çıplak güçle hak oluşturma eğilimindedir. Bu nedenle Stiglitz’in sözündeki “gücü olan haklıdır” ifadesi, Nursî’nin bir asır önce yaptığı tesbitin çağdaş bir teyididir. Nursî’nin ikinci vurgusu, medeniyetin hedefinin fazilet değil “hasîs menfaat” olduğudur. Menfaat merkezli düzen, Stiglitz’in eleştirdiği küresel vergi adaletsizliği, iklim inkârı ve ekonomik sömürünün de temelidir. Menfaat çatışması, Nursî’nin belirttiği üzere “cinayeti” yani adaletsizliği büyütür. Bugün çevresel yıkım, gelir eşitsizliği ve demokratik erozyon tam da bu yapısal menfaat düzeninin sonucudur.
Teavün yerine cidal
Son olarak Nursî’nin “teavün bedeline cidâl” tespiti— işbirliği yerine mücadeleyi esas alan medeniyet— günümüzdeki jeopolitik gerilimlerle tamamen uyumludur. Stiglitz’in uyarısı da tam burada anlam kazanıyor: hukuk zayıfladığında, güç sahipleri çatışmayı tırmandırır ve geriye yalnızca “sefalet” kalır. Üstad Said Nursî’nin, Batı medeniyetine yaptığı eleştirinin ardından........
