menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Rüzgârın kanadı

13 0
latest

Hasretin, özlemin, firâkın yakıcılığında sıkıştırılmış mengenedeyim. Ayrılık hep böyle yakıcı mıydı? Vuslat, hep böyle uzakta mı? Rüzgâr, hep bir yerlerden gül kokusu taşıdıkça, buhurdan gibi tütecek mi gönlüm? Derin derin uzaklara daldıkça istemsiz dökülecek mi kalemimden cümleler? Ya içimdeki burukluk? Ona söz geçecek mi?

Bir zamanlar kapalı kapılarda tutsaktı düşünceler. Gri duvarların mat ışığında yazılırdı mektuplar. Takvim yaprakları birer birer düştükçe duvardan, hep vuslat hecelenirdi. Umut yenir, umut içilir, umut söylenir, umudun voltası atılırdı. Ve dikenli tellerden izlenirdi umut. Bir güvercinin kanadında, güneşin hüzmesinde, bir rüzgârın sesinde...

‘Ölür ise ten ölür / Canlar ölesi değil’ dediği gibi Yunus’un. Ben de ‘mahkum olan bedendir; ruhlar, düşünceler mahkum olası değil’ desem, çok mu? Ah sığ düşünceler, ah kör olup göremeyen ruhsuzluk... 

Gözyaşlarının sıcaklığı, bazen en kötü zindan duvarlarını açar, en sağlam kilitleri çözer, en katı kalpleri yumuşatır ve hükm-ü İlâhîye musahhar eder. Emir, demiri keser demiş atalar. Hele ki emir ind-i İlâhîden çıkarsa... ‘Ol der oluverir’ hükmünün sahibinden. Karanlıklar aydınlanmaz mı?

Bir sabah... Namazın edâsı bitmiş, niyâzına geçilmiş olduğu an, zaman-mekân perdeleri kalkmış ve incecik bir perde kalmıştı sadece.........

© Yeni Asya