Şahs-ı Manevinin Kalesinde İttihad-ı Kulub (1)
Bu kudsî kervan içerisinde yer almak, hakikate gönül vermiş her birimizin hayatındaki en büyük devlet, en parlak mazhariyettir. Lakin unutmamalıyız ki; davanın kudsiyeti ve hakikatin masumiyeti, o davayı omuzlayan bizlerin insanî kusurlardan azade olduğu anlamına gelmiyor.
Başta kendi nefsim olmak üzere, hiçbirimiz bu ağır imtihandan ve aldanıştan müstesna değiliz. Hayatın ve hizmetin akışı içerisinde kardeşlerimizin güzel meziyetlerine şahit olduğumuz gibi, kendi iç dünyamızda da beşer olmanın getirdiği noksaniyetleri ve nefsanî zaafları bizzat yaşıyoruz. Esas imtihanımız da tam bu noktada başlıyor: Kendi birikimimizi, hünerimizi ve enaniyetimizi cemaatin kolektif aklı olan şahs-ı manevînin havuzunda eritip "ben"i "biz"e dönüştürebilmek...
Nefsin Sinsi Tuzağı: Benlik Sevdası
Ne yazık ki zaman zaman hepimiz, farkında olarak ya da olmayarak kendi fikirlerimizi, kişisel meziyetlerimizi veya etrafımızda oluşan teveccühleri şahs-ı manevînin hakiki ağırlığının önüne koyma tehlikesiyle yüz yüze geliyoruz. Şahs-ı manevînin bir ferdi olmayı, hakiki anlamda "şirket-i maneviye-i uhreviye"nin sadık bir rüknü olarak kalmayı kolay elde edilir bir makam yahut teferruat zannetmek, nefsin desiselerine kanarak düştüğümüz sinsi bir aldanıştır.
Kendi içimizde büyüttüğümüz küçük bir kırgınlık, bir anlık iletişim tıkanıklığı, kulaktan kulağa taşınan ehemmiyetsiz laflar yahut mesai arkadaşlığı hukukundaki ihmallerimiz; zamanla şahsî çatışmalara ve ardından derin kopuşlara zemin hazırlıyor.........
