menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Deliler teknesi

11 0
15.09.2026

Çaldıran Sokağı'nın o tatlı meyilli yokuşundan aşağı salınıyorum. Ayaklarımın altındaki o eskimiş gri taşlar, kaldırımı parselleyen adımların gürültüsüyle tıklıyor.

Memleketi ayakta tutan şey soğuk betonlar, yaldızlı binalar falan değil; o binaların arasından fışkıran insan hikâyeleri, bitmek bilmeyen o hayata tutunma inadı!

Durdum, akıp giden sokak kalabalığını izliyorum. Koltuğunun altına çantasını kıstırmış otobüse koşturan memurun telaşı, köşede bildiriyi inadına uzatan Mülkiyeli öğrencinin gözündeki o dikbaşlılık, durağa doğru ağır ağır adımlayan teyzelerin yorgun ama mağrur edası... Hepsi bu daracık sokağın damarlarına doluşmuş.

Bu binalar deniz kokmaz, martı sesi bilmez. İnsanı kendi derdine zorla taraf tutturur. Şehir adamı kenarda seyirci bırakmaz; tutar yakandan, seni de o karmaşanın tam ortasına fırlatır! Ben de bu sokakların göbeğinde şehirle atışa atışa, cebelleşe cebelleşe yolumu buluyorum. Ne bu memleketin sevdasına doyabiliyorum ne de onun o insanı yutan kasvetine boyun eğiyorum.

Rıza Abi'nin dükkânın önüne yığdığı çileklerin kokusu, köşede ilk sigarasını tüttüren gencin dumanına karışıyor. Veresiye defterinin kapandığı, çuval çuval bakliyatın kokusunun sokağa taştığı o esnaf dükkânının önünden geçiyorum. Şehir kendi hengâmesini, kendi çilesini sırtlanmış gidiyor. Karşımda biraz mahmur, biraz huysuz ama kesinlikle pes etmeyen, alnı açık bir insan seli duruyor.

Bu telaşın içinde kendi köşemi arıyorum, Yüksel'in göbeğine doğru yürüyorum. Selçuk ahizenin öbür ucundan avazı çıktığı kadar bağırıyor:

"Gelin ulan! Hava ısındı. Kaldırımı işgal ettik. Sandalyeleri dışarı attık. Çaylar benden. Bu akşam bilimi, felsefeyi ve kâinatı konuşacağız."

Bu lafı duyunca zihnimde yine alarm zilleri çalıyor. Çünkü bizim deliler teknesinde "felsefe konuşacağız" demek; ilk bardak çayda büyük bir düşünüre selam çakmak, ikinci bardakta dünyayı değiştirme arzusuna girmek, üçüncü bardakta insanın kendisini aşması meselesini memleket kahvesine çevirmek, dördüncü bardakta ise "Ulan sen benim evdeki bahar temizliğime ne karışıyorsun?" kavgasına tutuşmak demek.

Bu topraklarda felsefe fildişi kulelerde yapılmaz. Kır çiçeklerinin kokusuna karışır ama eninde sonunda tutar ve bir yerinden memleket meselesine bağlanır.

Yine de gidiyorum. Çünkü insanın akıllarına güvenmediği ama yokluklarına da asla alışamadığı bazı arkadaşları var.

Çaldıran'dan çıkıp Yüksel Caddesi'nin bahar kalabalığına karışmak üzereyken gözüm karşımdaki metruk binaya takılıyor. Sarmaşıklarla yarı yarıya örtülmüş, sıvası dökülmüş duvarında bir yüz var. Tanıdık bir yüz. Siyah sprey boyayla, şablonla çizilmiş bir portre: Keskin bir çene, hafif yukarı kalkmış kaşlar... Dünyanın bütün meselelerini çoktan çözmüş de kimseye anlatmaya henüz tenezzül etmemiş gibi bir bakış.

Ulan, bu bizim Nevzat! Her gün kıraathanede karşıma oturup demli çay içen, "Dünyayı ben kurtaracağım ama önce şu çayı bitireyim," edasıyla dolaşan Nevzat Cansız!

Yüzünün hemen altında, sanki kentin alnına çakılmış gibi kocaman harflerle şu cümle yazıyor:

NEVZAT CANSIZ ÖLÜMSÜZDÜR!

Bir süre bakıyorum. "Ulan Nevzat," diyorum kendi kendime, "millet duvarlara memleket sevdası yazar, sen kendi suratını basmışsın. Yine ne işler........

© Yeni Ankara