menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir sürpriz, bir sürprize “Bre sürpriz, gel beraber bir sürpriz yapalım” demiş!

66 0
26.03.2026

“Ne yaptığımı bilmediğim için, düşmanlarım da şaşkına dönecek ve ABD’nin ne yaptığını anlayamayacaklar…

Bu şekilde planlarımızı gizleriz, hatta hiçbir planımız olmasa bile!”

(Trump’ın “stratejisi” hakkında, popüler olan internet mimi!)

Şimdi de, meşhur gazeteci Seymour Hersh’ün Substack’teki son yazısının alt başlığını okuyalım:

“Trump’ın bilmediği şey, savaş hakkında bilmediği şeydi.”

Şu satırlar da Hersh’ün yazısından:

“Trump, Beyaz Saray’ı altınla süslerken, Başkanlık makamını da aşağılamaya devam ediyor.

Gece boyunca çalışan bir ekip tarafından hazırlanan CIA’in çok gizli sabah brifinglerinin hiçbirini okumadığı söyleniyor. Bu, okumadığı birçok rapordan sadece biri.”

Donald Trump’ın, geçenlerde Japonya Başbakanı Takaiçi Sanae ile bir araya geldiği basın toplantısında yaptığı PEARL HARBOR göndermesi, Oval Ofis’in adeta “buz kesmesine” yol açtı.

Sarı Kovboy, bir Japon gazetecinin “Neden İran’a yönelik saldırıyla ilgili olarak Japonya dahil müttefiklerinize haber vermediniz?” şeklindeki sualine şu cevabı verdi:

“Bunun sürpriz olmasını istedik. Sürpriz denildiğinde, bunu Japonya’dan daha iyi bilen kim var? Siz, neden Pearl Harbor hakkında kimseye bir şey demediniz?”

Bu kontratak sözler; ABD heyetindekileri güldürürken, Japon heyeti ise şaşkınlıkla baka kalıyordu.

Japonya Başbakanı’nın Oval Ofis’teki sekizde sekiz “ezikliği” ise ibretlik bir sahneydi.

“Dünyada barışı sağlayabilecek tek kişinin Başkan Trump olduğuna inanıyorum” lafından…

“İran’ın misilleme saldırılarını ve Hürmüz Boğazı’nı kapatma kararını kınamasına” kadar her tavrı ayrı bir kepazelikti.

Donald Trump’ın gönderme yaptığı, 7 Aralık 1941’deki “Pearl Harbor Saldırısı” ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmesine sebep olan “Kırılma Anı” idi.

Japonya’nın Hawaii’deki ABD üssüne düzenlediği baskında 2400’ten fazla Amerikan askeri ölmüş, 12 savaş gemisi ise ağır hasara uğramıştı.

Pearl Harbor saldırısının arka planı hakkında ileri sürülen iddialar, yapılan tartışmalar on yıllardır süregeliyor.

Bu vesileyle, John Coleman’ın yazdığı “300’ler Komitesi” adlı kitapta yer alan çarpıcı bir belgeyi hatırlıyoruz!

ABD Ordusu Kara Kuvvetleri’nin “İstihbarat Subayı” Gerald Mason Van Dycke’ın ifadesine göre…

Baskından üç ay önce…

Dönemin ABD Başkanı Franklin Delano Roosevelt, Pearl Harbor’da en güvendiği subaylardan biri olan Deniz Kuvvetleri İstihbaratı’na mensup Clifford M. Andrews’a çektiği telgrafta aynen şu talimatı vermişti:

“Japonlar bize saldıracak, savunma hazırlığı yapmayınız!

Bu savaşta, Amerikan halkının tam desteğine ihtiyacımız var!”

Roosevelt, Japonların Pearl Harbor Baskını için “Korkunç Gün!” demişti.

-Beyaz Saray’daki birkaç kişi, kanlı baskını üç ay öncesinden biliyordu.

Başkan, gelmekte olan saldırı hakkında tek söz dahi eden kişinin “sonsuza kadar susturulması” emrini vermişti!

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na girmesini sağlayan baskının perde arkasını yani “Japonya’yı ilk ateşi açmaya yönelten derin tezgâhı” açığa vurmaya çalışan James Forrestal adlı bir adam vardı.

Ne ki, bu çabası tespit edildi.

Mister Forrestal, ensülin enjeksiyonlarıyla uyuşturulduktan sonra…

-Bethesta/Maryland’deki Walter Reed Askeri Hastanesi’nin on altıncı katından aşağı atıldı!

(John Toland, Living History/Roger Stolley, Pearl Harbor Attack No Surprise/ Hartford Van Dyke, Silent Weapons Quieter Wars)

Diktatör Donald Trump, Oval Ofis’teki “Sürpriz” bahsinde, Japonların Pearl Harbor Baskını’na gönderme yapmıştı, ya!

CNN “Trick”in Mister Paksoy’u söyleyemez…

“-Kimler için sürprizmiş, kimler içinse zerre sürpriz değilmiş, bir zahmet Psikopat Trump’a sen söyle Abidin?”

Kazuhiro Hayashida, İran’ın meşruiyetini Japonya açısından değerlendirdiği yazısında, 1979’daki devrim için şöyle diyor:

“Şah Pehlevi rejiminin somutlaştırdığı Batı’nın ‘ilerici tarih anlayışına’ tabi olan modernleşme modelinin kopuşu, İran medeniyeti çekirdeğinin yeni bir aşamaya geçiş anıydı.

Bu ayrılığın bedeli yaptırımlar ve izolasyondu…

Ancak, bu itici gücü bir yana bırakan İran, Batılılaşmanın uzlaşmacı bir şekilde haklı çıkarılmasını sağlayabilecek kaynaklar yerine, medeniyet çekirdeğini derinleştirmeye odaklanan bir yapı elde etti.

Batı, bu ayrılığı ‘gerileme’ olarak tanımladı!

Batı’nın tarihsel ilerleme anlayışı içinde; bir ilerlemecinin ayrılması, yozlaşma olarak görünür.

Ancak, bu durum sadece gözlemcinin bakış açısıyla ilgili bir meseledir. Dördüncü Siyasi Teori’de ise Batı’dan ayrılma eylemi özgürleşmenin kanıtı olarak kabul edilir.

Ne yazık ki, Japonya Batı’dan kopmayı başaramadı…

1945’ten sonra, işgal yoluyla dışarıdan dayatılan bir geri tepme yayıyla donatıldı ve bu yay Japonya’nın medeniyet çekirdeğiyle kaynaştı.”

(Multipolar Press, 10 Mart 2026)

MADEM ÖYLE, GEL BÖYLE

Hayashida, aynı yazıda “Trump’ın uluslararası hukuku hiçe saymasının nasıl bir reaksiyonu tetikleyebileceği” hakkında ise şu çarpıcı değerlendirmeyi yapıyor:

“Trump’ın uluslararası hukukun var olmadığını ilan etmesi, aslında her şeyi kendi teorimize göre belirleyebileceğimiz anlamına gelir. (…)

Hem kuralları uygulama iradesine hem de yeteneğine sahip tek hegemonik güç, artık bu kuralların varlığını inkâr ediyor. İşte, bu andan itibaren de kurallar yalnızca güç yoluyla işlev görecektir.

Her medeniyet merkezi kendi gücüyle kendi kurallarını uygulayabilecek sistemler kurmak zorundadır.

Tam da bu dönüm noktasında; Japonya, İran’ın meşruiyetini tanımlayabilir.

Trump, uluslararası hukukun varlığını reddettiği an, bu ilke artık sadece ABD için geçerli olmaktan çıktı.

Evrensel normların reddi, her yöne yayılıyor.

Şayet, ABD bu mantığa göre hareket etmeye devam ederse diğer medeniyet merkezleri de aynı mantığa göre hareket etme yetkisini kazanır.

İşte, bu dönüm noktasının asimetrisidir.

Batı, bu mantığı yalnızca kendine uygulamaya çalışıyor.

Ancak, bu sınırlamayı destekleyen uluslararası normlar zaten ABD’nin kendisi tarafından yok edildi…

Yani, bu sınırlamanın temeli ortadan kalktı.

Japonya, hızla pozisyonunu belirlemelidir.

Bu dönüm noktası, iki seçenek sunuyor:

Ya, ortadan kaybolmuş uluslararası normların kalıntılarına tutunup, direnişin mekanizmasını ‘bir kölelik zinciri gibi’ taşımaya devam etmek…

Ya da kendi uygarlığının özünden türetilen kuralları inşa eden ve uygulayan bağımsız bir aktör olmak!”

Başbakanı’nın, ABD Başkanı karşısındaki fevkalade ezikliği; Japonya’nın, 1945’ten bugüne kadar gelen “kölelik zincirini” bundan sonra da taşımayı sürdüreceğini gösteriyor.


© Yeni Ankara