Tarihte bugün
İkinci Dünya Savaşı’nın en karanlık günleri. Türkiye savaşın tam ortasında, fakat cephelerin dışında kalmaya çalışıyor. Dönemin yöneticileri büyük bir baskı altında. Avrupa yanıyor, Akdeniz kaynıyor, Balkanlar işgal altında. Türkiye ise ince bir ip üzerinde yürür gibi denge politikası izliyor.
Tam da böyle bir atmosferde, küçük bir Ege kasabası olan Milas beklenmedik bir saldırıya sahne olur.
Gece saatlerinde kasabanın üzerine birkaç bomba bırakılır. O gün yaşanan olay askeri açıdan büyük bir yıkım değildir. Ama siyasi anlamı çok büyüktür. Çünkü asıl soru şudur:Bu bombalar neden atılmıştır?
Savaşın ortasında tarafsız kalmaya çalışan Türkiye’nin içine çekilmesi için bir provokasyon olabilir miydi?
Tarihi belgeler ve dönemin analizleri, bombardımanın arkasında savaşın taraflarının Türkiye’yi kendi safına çekme hesaplarının bulunduğunu gösterir. O dönem İngiltere’nin Türkiye’yi Mihver devletlerine karşı savaşa sokmak için yoğun diplomatik baskı yaptığı da bilinen bir gerçektir.
Türkiye ise o günlerde son derece kritik bir kararın eşiğindedir. Bir yanda savaşın içine çekilmek isteyen güçler. Diğer yanda savaşın dışında kalmaya çalışan bir devlet aklı.
Ve Türkiye o gün bir tercih yapar. Provokasyona kapılmaz.
Bu tavrın arkasında sadece askeri ya da diplomatik bir hesap yoktur. Bu tavrın arkasında Cumhuriyet’in kurucu iradesinin bıraktığı bir ilke vardır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün dünyaya bıraktığı o kısa ama derin cümle:
“Yurtta sulh, cihanda sulh.”
Bu söz çoğu zaman sadece bir temenni gibi okunur. Oysa aslında bir devlet aklı tarifidir. İçeride huzuru koruyarak dışarıda barışı gözeten bir stratejidir.
1942’de Türkiye bu stratejiye sadık kalmıştır. Bugün ise benzer bir tabloyla karşı karşıyayız.
Ortadoğu yeniden büyük bir savaşın eşiğinde.
İran ile İsrail arasında başlayan çatışma bölgeyi hızla genişleyen bir savaş alanına dönüştürme riski taşıyor. Bu gerilim sadece iki ülkeyi ilgilendirmiyor. Bölgedeki tüm ülkeleri içine çekebilecek bir potansiyel taşıyor.
Tam da böyle bir ortamda Türkiye’ye düşen füzeler gündeme geldi.
“Kim yaptı?”“Türkiye hedef mi alındı?”“Karşılık verilmeli mi?”
Fakat dikkat çekici olan başka bir gelişme daha yaşandı. İran yönetimi füzelerin kendilerine ait olmadığını ve olayın faili olmadıklarını açıkladı.
Bu açıklama elbette tek başına yeterli değildir. Her devlet önce kendi güvenliğini düşünür. Ancak devlet aklı tam da böyle anlarda devreye girer. Bir olayın ilk görüntüsüyle değil, bütün ihtimalleriyle değerlendirilmesi gerekir. Çünkü tarih bize şunu defalarca göstermiştir:
Büyük savaşların bazıları doğrudan saldırılarla değil, provokasyonlarla başlar.
Tarihte bunun birçok örneği vardır. Bazen bir sınır olayı, bazen kimliği belirsiz bir saldırı, bazen de sahte bayrak operasyonları devletleri savaşın içine sürükler.
Bu yüzden Türkiye’nin bugün gösterdiği temkinli tavır aslında bir zayıflık değil, aksine bir stratejik olgunluk göstergesidir.
Devletler bazen en büyük gücü silah kullanarak değil, silah kullanmamayı başararak gösterir.
Türkiye’nin şu an yaptığı tam olarak budur.
Ancak işin bir başka boyutu daha var.
Dışarıdaki gerilim kadar içerideki atmosfer de dikkat çekici.
Sosyal medyada ve bazı siyasi çevrelerde Türkiye’nin hızla savaşın tarafı olması gerektiğini savunan sesler yükseliyor. Hatta ilginç olan şu ki bu çağrılar bazen kendisini iktidara yakın gibi gösteren çevrelerden bile gelebiliyor.
Bu noktada sormak gereken soru şudur:
Türkiye gerçekten bu savaşın tarafı olmak zorunda mı?
Daha da önemlisi, birileri Türkiye’yi bu savaşın içine çekmek istiyor olabilir mi?
Bugün Ortadoğu’daki çatışma sadece iki ülke arasında değildir. Küresel güçlerin de içinde olduğu çok katmanlı bir denklem söz konusudur. Böyle bir ortamda Türkiye’nin aceleyle cepheye sürüklenmesi, sadece askeri değil ekonomik ve toplumsal sonuçlar da doğurabilir.
Tarih tam da bu noktada bize bir pusula sunar.
1942’de Milas’a düşen bombalar Türkiye’yi savaşa sokamadı.
Çünkü o gün Ankara’daki karar vericiler olayın duygusal değil stratejik tarafını gördüler.
Bugün de benzer bir aklı selime ihtiyaç var.
Türkiye elbette kendi güvenliğini korumak zorundadır. Topraklarına düşen bir füze hiçbir şekilde normal kabul edilemez. Ancak bunun nasıl ve kim tarafından yapıldığının bütün boyutlarıyla ortaya çıkarılması gerekir.
Aksi halde bir provokasyon, hedeflediği sonucu elde etmiş olur.
İşte tam da bu yüzden bugün Ankara’nın attığı temkinli adımlar aslında tarihin bir devamıdır.
Bir anlamda 1942’deki devlet aklının bugüne yansımasıdır.
Türkiye, kendisini bir başkasının yazdığı senaryonun figüranı yapmamaya çalışmaktadır.
Bu kolay bir politika değildir.
Savaşın duygusal atmosferinde soğukkanlı kalmak her zaman zordur. Hele ki kamuoyunda sert tepkiler yükselirken bu daha da zorlaşır.
Ama devlet yönetimi bazen popüler olanı değil, doğru olanı yapma sorumluluğunu gerektirir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey tam da budur.
Ve tarihten ders çıkarma yeteneği.
Milas bombardımanı bize şunu hatırlatır:
Bazen bir bomba sadece bir bomba değildir.
Bazen bir bomba bir ülkeyi savaşa sokmak için atılır.
Türkiye o gün bu oyuna gelmemiştir.
Bugün de gelmemesi gerekir.
Belki de bu yüzden Atatürk’ün o cümlesi hâlâ sadece bir tarih kitabının sayfasında değil, günümüzün en kritik tartışmalarının merkezinde duruyor:
“Yurtta sulh, cihanda sulh.”
Bu söz bazen bir ideal gibi görünür.
Ama aslında Türkiye’nin en gerçekçi güvenlik stratejilerinden biridir.
Ve bugün, Ortadoğu yeniden ateş çemberine dönüşürken, Türkiye’nin önünde duran en güçlü tarihsel aynadır.
