menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Edirne müdafii Şükrü Paşa’nın vefât yıldönümünde (5 Haziran 1916) kısa Balkan Savaşı

27 0
06.06.2026

Edirne müdafii Şükrü Paşa’nın vefât yıldönümünde (5 Haziran 1916) kısa Balkan Savaşı

Her şey; liyâkattan uzak devlet adamlarımızın akıllara ziyan bir şekilde 3 Temmuz 1910’da hani şu meşhûr kiliseler ve mektepler kanununu çıkartmasıyla başladı. Hepsi, birbirinden ayrı kendi menfaatini düşünen müstakil toplumlar iken, bu kanûnla Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ arasındaki ihtilaflar ortadan kalkmıştı. 

Ardından İngilizlerin teşvikiyle 1911 Eylül’ünde İtalya’nın Libya’ya saldırması, 1908 yılından beri Türkiye’nin Marmara Denizi ve boğazlara kadar olan Balkan (Rumeli) topraklarında gözü olan küçük Balkan devletlerine aradıkları fırsatı ayaklarına getirmişti. Ayrıca topraklarımızın paylaşılmasında aralarında doğacak ihtilaflar için Rus Çar’ının hakem olacağını, herkese hakkını fazlasıyla iâde edeceğini söylemesi iştahları kabartmıştı.

Ayrıca, Sofya Büyükelçiliğinden gelme Dışişleri Bakanımız Âsım Bey’in bilgiçlik taslayarak, “Balkanlar’dan imânım kadar eminim” diye Meclis kürsüsünden haykırması ve Rusya’nın Balkanlar’da kesinlikle savaşa müsâde etmeyeceği hakkındaki yalan yeminine inanarak Rumeli’ndeki en iyi 120 tabur askerimizi terhis etme kararı vermeleri felâketi bile bile çağırmaları olmuştu. 

Üstelik ihânet derecesindeki akıl tutulmasıyla Sırpların Avrupa’dan sipariş verdiği ve kısa süre sonra namlularını bize doğrultacakları son model ağır topların Avusturya-Macaristan izin vermeyince, Selânik Limanı üzerinden demiryoluyla Belgrad’a taşınmasına müsâde edilmesi işi çığırından çıkartmıştı. 

Bâb-ı Âli gibi, askerlerin de ayakları yere basmıyordu. Harbiye Nâziri Nazım Paşa, “Hele bir saldırsınlar en geç iki hafta içerisinde Sofya’dayım” diyordu. Ancak 120 taburunu Balkanlardan terhis eden hükümet hiç bir şekilde savaşa hazır olmadığı gibi, Başkomutan Nazım Paşa da ordular yönetecek kâbiliyette değildi.

Sokaklarda ise savaşın ne mânâya geldiğini anlamayan yükseköğretim talebeleri “Harp, harp” diye bağırarak dolaşıyorlardı. 

Diğer bir ihmalle de, Bulgaristan’ın; 13 Mart 1912’de Sırbistan’la, 29 Mayıs 1912’de Yunanistan’la yaptığı ittifak ayyuka çıkmasına rağmen takip edilememiş, ciddiye alınmamıştı. Halbuki Karadağ’ın da katılmasıyla dört küçük devlet, Türkiye’ye karşı kim? Nasıl? Kiminle? Nereden saldıracak, Türkler Balkanlar’dan atıldıktan sonra kim nereyi alacak? Bütün bunlar inceden inceye detaylandırılmıştı. 

Vakit tamam olunca, 8 Ekim 1912’de Karadağ Prensliği, Türkiye İmparatorluğuna savaş açtı. Bu işaret fişeği idi. Akabinde 18 Ekim 1912’de Bulgaristan ve Sırbistan, birkaç gün sonra da Yunanistan ile savaşa girmiştik bile. 

Bu durumda bile Fransa Başbakanı Raymond Poincare’nin söylediği, “Savaşın sonu ne olursa olsun, kim kazanırsa kazansın hiç bir toprak değişikliği olmayacak” yalanına inanmamız ayrı bir gaflet ve gevşekliği beraberinde getirmişti. 

Harbiye Nazırlığının beceriksizliği zâten seferberliği geciktirmişti. Terhis edilip Anadolu’ya gönderilen 120 tabur, savaşın sonunda bile yeniden silahaltına alınamayacaktı. 

Balkanlar’da askerî durumumuz ise şöyle şekillenmişti.........

© Yeni Akit