menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Çevreyi korumak kamunun görevi mi lütfu mu?

24 0
12.08.2026

Görevi öncelikle su kaynaklarını kirlilikten korumak olan kamu kurumları, korunamayan sularda yaptıkları temizliği bir lütüf gibi sunuyor. Artık iyice ezberlenen savunma: “Halkımız pis, ne yapalım biz!”

Türkiye’de turizmin ve tarımın başkenti olan Antalya’da bir süredir su kaynakları, nehir yatakları ve deniz kirlilik alarmı veriyor. Aslında bu yıllardır büyüyen bir sorun. Devletin ilgili kurumlarının hazırlamış olduğu raporlarda, nehir havzalarının kirliliği, atıksu arıtma tesislerinin yetersizliği, yeraltı sularının ölçüsüzce tüketimi ve katı atık yönetimindeki zafiyetler açıkça dile getiriliyor ve önlem alınması isteniyor.

Su, tıpkı insan vücudunun dolaşım sistemi gibi bir sistemde döngüsünü sürdürüyor. Nehir havzaları bu sistemin damarları gibi. Türkiye’nin coğrafi özelliklerinden dolayı 25 havzası var. Antalya havzası da bunlardan biri. Bu, irili ufaklı yaklaşık 6 bin dere ile beslenen yüzlerce nehir anlamına geliyor. Her su havzasında onlarca nehir, yüzlerce dere ve çay var. Coğrafyanın atar, toplar ve kılcal damarları olan dereler, nehirler ve çaylar denizleri ve okyanusları besliyor. Bu nehirler olmasaydı bugün Akdeniz çok daha tuzlu belki de bir Ölüdeniz olarak kalacaktı. Nehirler olmasaydı, Karadeniz soframıza gelen her dört balıktan üçünü sağlayacak yaşam koşullarına sahip olmayacaktı.

TOPRAĞA VE SUYA NE VERİRSENİZ SİZE ONU GERİ VERİR

Nehirler denizlere oksijen ve yaşam taşıdı. Ancak son çeyrek yüzyılda tatlı suyun taşıdığı yalnızca yaşam değildi. Nehir havzalarında giderek artan pestisit, herbisit ve plastik kullanımı önce toprağı ardından suyu etkiledi. Toprağa ve suya ne verirseniz size onu geri verir. Bazen katlanarak artar geri verdikleri. Bu çarpan etkisi ile büyüyen sorun kazandıkça kaybedilen bir kısır döngüye dönüşür.

KIYI OVALARINDA PLASTİK İSTİLASI

Bugün alüvyon ovaların neredeyse tamamında örtü altı tarım yapılıyor. Sadece kıyı ovaları değil yüksek kesimlerdeki yayla niteliğinde bulunan ovalar da kabaca seracılık dediğimiz, plastik ve tarımsal zehir kullanımının yüksek olduğu bu üretim modelinin baskısı altında. Güney sahillerinde başlayan bu üretim, önce yüksek platolardaki üreticileri sahil ovalarına çekti, ardından da doğrudan bu model yaylaları kuşattı. Kamunun desteğiyle sürdürülen bu üretim modeli, su havzalarının kılcal damarlarına kadar ulaştı. Tohumda, gübrede ve tarımsal zehirlerde üreticiyi tekellere bağımlı kılan ve monokültür tarımı teşvik eden bu üretim biçimi aynı zamanda çeşitliliğin sınırlanmasına neden oldu.

PLASTİK 50 YILDA TÜM HAYATI KUŞATTI

Plastik, bu topraklara 1950’li yıllardan sonra girmeye başladı. Önce sanayi üretimi için hammadde ithalatı ile giren plastik, zamanla yerli üretime evrildi. 1970’li yıllarda oyuncak bebeklerden, günlük kullanımdaki birçok mutfak eşyası plastikten üretilmeye başlandı. Anadolu kırsalında, rengarenk plastik leğenlerin yüzlerce yıllık bakır kaplarla takas edildiği yılların ardından 1980’lerde pazar filesinin yerini naylon poşetler almaya başladı. Plastik poşetin yayılma hızı inanılmazdı, başlangıçta büyük bir çözüm gibi sunulan her şey gibi hızlıca gündelik hayatın bütün alanlarını kuşattı.

PET ŞİŞEYE GİREN SU BİR DAHA ÇIKAMADI

Aynı dönemde (1984), plastik şişelerde ‘sağlıklı’ ve ‘lezzetli’ sloganlarıyla satışa sunulan sular, suyun ticarileşmesi yönünde atılan adımların öncüsü oldu. O yıllarda belediyeciliğin kötü bir sınav verdiği dönemler yaşanıyordu. Ardı ardına yaşanan darbe ve muhtıralar, ambargo ve karaborsa gündelik hayatın bir parçası olmuştu. Zaten köhnemiş olan su dağıtımı sistemleri verimli çalışmıyor, altyapı yetersiz ve sağlık açısından riskler barındıran eskimiş borular ile evlere ulaşan sular sık sık kesiliyordu.

OZANLARIN DİLİNDEN SUYA DÜŞEN DİZELER

Kırşehirli halk ozanı Şemsi Yastıman, 1970’de yayımladığı bir 45’likte, belediyeyi uzaylılara şikayet eden hiciv dolu şiirleri ile halkın sorunlarını dile getirmiştir:

“Uzaylılar hoş geldiniz

Belediye var mı sizde?

Hamdolsun bu yoktur bizde

Uzaylılar hoş geldiniz”

‘NEYLEYİM DENİZİ, IRMAK İSTİYOM’

Memleketinin sularını, şifalı kaplıcalarını ve ırmaklarını da anlattığı ‘Memleket Hasreti’ şiirinde ise Şemsi Yastıman şöyle seslenir:

“Görür m-ola bu fakirin gözleri

Delice Çay’ını, berrak özleri

Kıssıkkaya serinledir bizleri…

Neyleyim denizi, ırmak istiyom.”

NEHİR HAVZALARININ EN YAYGIN TÜRÜ PLASTİK OLDU!

Tıpkı Kırşehirli Şemsi Yastıman gibi Anadolu’nun dört bir yanında ozanlar, aşıklar ve gönlünü bu coğrafyaya veren nice gönül insanı gözelere, derelere, çaylara ve göllere şiirler yazıp türküler yaktı. Bugün içinden sular geçen nice şiir ve türkü ile zengin bir külliyata sahibiz. Ancak o türküler yakılan, şiirler söylenen sular son 40 yılda, sanki aynı coğrafyadan taşınmış, aynı insanların torunları kıyısında yaşamıyormuş gibi bir hoyratlıkla ağır bir hastalığa tutuldu. Dereler, çaylar, nehirler birer atık deposuna dönüştü. 1980’lerde hayatımıza giren naylon poşetler, nehir vadilerinin en baskın türü haline geldi. Yeni sürgün vermiş bir çınar fidanı, çiçeklenmiş bir ılgın dalı, suyun parlattığı kocaman bir çay taşı, ya da kıyıyı tutan söğüt ağaçları; nehir vadilerinde ve derelerde hemen her bitki ve ağacın dalına tutunmuş, lime lime parçalanmış naylon poşet ve türlü plastik atıklar. Sanki uzaydan inmiş ve tüm su havzalarını işgal etmiş bir virüs gibi son 40 yılda hızla yayıldı.

TÜRK’ÜN PLASTİKLE İMTİHANI

Gübre torbaları, su şişeleri, tarımsal zehir ambalajları, plastik poşet, tabak, kaşık, çatal, bardak, ambalaj atıkları ve aklınıza gelebilecek ne varsa hepsi insan eliyle bir zamanlar adına türküler yakılıp şiirler yazılan nehir havzalarını istila etmiş durumda. Son 50 yılda........

© Veryansın TV