menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kurmaca Necip Fazıl, gerçek Necip Fazıl’a karşı

371 0
03.04.2026

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…

Özellikle Türk gençliği, bir tarihsel dönem, bir tarihsel figür ya da kişiliği kurmaca-gerçeklik arasındaki politik gerilimler yüzünden yeterince tanımakta zorlanmaktadır. “Yalan söyleyen tarihin utanmasını” isteyenler, ironik bir şekilde tarihe “yalan” söyletmeye çalışmakta; tabansızları kahraman, kahramanları “ayyaş”, “dinsiz” gibi göstermesi için her türlü yolu denemektedirler. Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü Türk gençleri gerçek bir kahraman olarak öğrenmesinler diye tarihe yalan söyletmeyi denemekte; aynı çevreler, Cumhuriyetimize ve onun kurucu lideri Atatürk’e tarih dışı, akıllara zarar kurmacalarla saldırmakta, kurmacayı gerçek, gerçeği kurmaca olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Bunun için de tarihsel gerçeklikleri ve bilimsel olguları hiçe sayarak kafalarında kurdukları bu kurmacanın kahramanlarını alternatif “Milli değerleri” olarak pazarlamaktadırlar. Türk gençliğinin “manevi mimarı” gibi kurgulanan Necip Fazıl işte bu kurmaca isimlerden biridir. Türk gençleri neyin ve kimin tarihsel hakikat ve neyin ve kimin kurmaca figür olduğunu öğrenme hakkına sahiptir.

Necip Fazıl Kısakürek, 1904 yılında İstanbul’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. Eğitim hayatına Amerikan Koleji ve Fransız okullarında başlamış, ardından Deniz Harp Okulu’na girmiş ancak bitirememiştir. İstanbul Darülfünunu Felsefe Bölümü’ne devam ederken devlet bursuyla Paris’e, Sorbonne Üniversitesi’ne gönderilmiş; ancak burada vaktini derslerden ziyade kumarhanelerde geçirince bursu kesilerek yurda dönmüştür. İlk dönemlerinde “Kaldırımlar” şairi olarak ünlenen, bohem bir hayat yaşayan seküler bir figürken, 1934 yılında Nakşibendi şeyhi Abdülhakim Arvasi ile tanışmasıyla hayatının “hidayet” evresine geçtiğini iddia etmiştir. 1943 yılında yayımlamaya başladığı Büyük Doğu dergisiyle siyasal İslamcı bir ideolojinin temellerini atmış; hayatı boyunca çok sayıda eser vermiş, hapis yatmış ve sağ siyasetin ideolojik lideri (Üstad) olarak kabul edilmiştir. 1983 yılında İstanbul’da ölmüştür.

Necip Fazıl, İslamcı ve muhafazakâr çevrelerde bir “dahi mütefekkir” ve “iman abidesi” olarak kutsallaştırılır. Hakkındaki en yaygın abartı, onun “tek başına bir asra bedel olduğu” ve Türkiye’deki İslami uyanışın yegâne mimarı olduğudur. Takipçilerine göre o, “Batı’yı Batı’nın silahıyla vuran”, Batı felsefesini ezmiş ve İslam’ın üstünlüğünü entelektüel düzeyde kanıtlamış bir “Üstad”dır. Sloganlaşmış ifadeler arasında, “Surda bir gedik açtık mukaddes mi mukaddes / Ey kahpe rüzgâr artık ne yandan esersen es” dizeleri, onun her türlü baskıya karşı sarsılmaz bir kale olduğu iddiasıyla özdeşleşmiştir.1

Müritleri, onun hapis yattığı yılları “zindan medresesi” olarak tanımlar ve onun hiçbir zaman eğilmediğini, otoriteye boyun eğmediğini savunurlar. Onlara göre Necip Fazıl, paraya, pula ve dünya nimetlerine sırtını dönmüş, sadece davası için yaşayan bir derviştir. Siyasi liderler (özellikle Menderes’ten Erdoğan’a uzanan sağ gelenek) onu “vatan sevdalısı bir dava adamı” olarak niteler ve onun tarih tezlerini (özellikle Cumhuriyet karşıtı Son Devrin Din Mazlumları eserini) mutlak gerçeklik olarak kabul ederler.2

Hatta Salih Mirzabeyoğlu, gerçeklikten uzak kurmaca Necip Fazıl’ı abartmada sınır tanımaz: O, “konuştuğunda yeri göğü inleten”, “kalemi kılıçtan keskin” ve “gençliğin yolunu aydınlatan tek ışık” olarak her yıl devlet törenleriyle ve büyük övgülerle anılmaktadır. “Üstad Necip Fazıl, bu vatanın yetiştirdiği en büyük mütefekkir, İslam’ın gür sesi ve Türk gençliğine yön veren manevi bir mimardır. O, tek başına bir ordu, kalemiyle küfre karşı duran bir devdir.”3

Necip Fazıl Kısakürek üzerine inşa edilen bu “eğilmez dava adamı” ve “ulvi mütefekkir” imajı, tarihi belgeler, polis kayıtları ve bizzat kendi yazdığı mektuplarla karşılaştırıldığında, karşımıza büyük ideolojik tutarsızlıklar, şahsi zaaflar ve siyasi pragmatizmle örülü bir portre çıkmaktadır.

PARİS YILLARI VE KUMAR TUTKUSU: BİR ‘BOHEM’İN GERÇEK YÜZÜ

Necip Fazıl’ın mitsel hayat hikayesinde Paris yılları, “Batı’nın kokuşmuşluğunu bizzat yerinde gören genç dâhinin bunalımı” olarak anlatılır. Ancak gerçeklik çok daha dünyevidir. Genç Cumhuriyet’in büyük umutlarla ve kıt kaynaklarla Sorbonne’a felsefe eğitimi için gönderdiği Necip Fazıl, devletin kendisine sağladığı bursu Paris’in kumarhanelerinde (özellikle Grand Cercle) tüketmiştir. Kendi otobiyografik eseri O ve Ben‘de bile bu kumar tutkusunu “mistik bir arayış” gibi sunmaya çalışsa da, sonuç devletin parasını çarçur etmesi ve eğitimini tamamlayamadan Türkiye’ye kaçmasıdır. Bu kumar tutkusu, iddia edildiği gibi “hidayet” sonrası bitmemiş, hayatının sonuna kadar bir gölge gibi onu takip etmiştir.4

1951 BEYOĞLU KUMARHANE BASKINI: ‘ÜSTAD’ KUMAR........

© Veryansın TV