Bir kavramsal istila ve anayasal sabotaj: ‘Eşit yurttaşlık’ maskesiyle milli devletin tasfiyesi
Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…
Bu makaleyi, emperyalistlerin papağan gibi tekrarlattığı “eşit yurttaşlık” ezberini diline vird eden ama koroyu kuranların bununla esasen “Eş-vatandaşlık”ı kastettiğini bile akıl edemeyen tüm ilgililere ithaf ediyorum.
İnsanlık tarihi, sadece orduların çarpışmasıyla değil, kavramların yerinden edilmesiyle de yön bulur. Bir milleti fiziksel olarak yok edemeyenler, o milletin zihnini, dilini ve hukukunu ayakta tutan kolonları hedef alırlar. Modern “psikolojik harp” stratejileri artık kaba kuvvetten ziyade, kulağa hoş gelen, insani tınıları olan ama içi zehirle doldurulmuş kavramlar üzerinden yürütülmektedir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti, siyaset kurumunun hemen her kanadına sirayet eden, bölücü terör odaklarından siyasal dinci yapılara kadar geniş bir şer cephesinin ortak dili haline gelen “Eşit Yurttaşlık” söylemiyle, tarihin en sinsi kavramsal sabotajına maruz bırakılmaktadır. Bu yazı, söz konusu kavramın anayasal düzene, toplumsal barışa ve milli egemenliğe yönelik bir “suikast” girişimi olduğunu tüm boyutlarıyla analiz etmeyi amaçlamaktadır.
Bir kavramı tartışmaya açmadan önce, o kavramın üzerinde yükseldiği mantıksal zemini sorgulamak gerekir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesi, herhangi bir dinsel, etnik veya bölgesel fark gözetmeksizin her vatandaşı hukuk önünde “mutlak” bir şekilde eşit kılmıştır. Bu eşitlik, mış gibi yapılan bir temenni değil; Türk yargısının, bürokrasisinin ve toplumsal yaşamının kurucu iradesidir. Türkiye’de bir vatandaş, etnik kökeni ne olursa olsun genelkurmay başkanı, anayasa mahkemesi üyesi, başbakan veya cumhurbaşkanı olabilmektedir. Bu, hukuki eşitliğin dünyadaki en somut uygulamalarından biridir.
Peki, anayasal düzende zaten var olan ve bizzat uygulanan bir statüyü, sanki “yokmuş” gibi yeniden talep etmenin arkasındaki gizli niyet nedir? Burada sinsi bir “yok sayma” operasyonu yürütülmektedir. “Eşit vatandaşlık istiyoruz” demek, “Türkiye Cumhuriyeti’nde vatandaşlar eşit değildir” yalanını uluslararası kamuoyuna ve Türk halkına bir veri imişçesine dayatmaktır. Eğer vatandaşlar eşit değilse, o zaman bu devlet “ayrımcı” ve “gayrimeşru” bir yapıdır. Dolayısıyla, bu kavramı dillendiren her siyasetçi, farkında olsun ya da olmasın, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin meşruiyetine kasteden bölücülerin koçbaşılığını yapmaktadır. Mevcut olanı yok sayıp yeniden talep etmek, mevcut devlet yapısını tasfiye edip yerine başka bir “şey” kurma isteğinin kod adıdır.
“Eşit Yurttaşlık” söylemini bayraklaştıranların asıl hedefi hiçbir zaman “hukuki eşitlik” olmamıştır. Zira hukuk önünde bireyler zaten eşittir. Bu çevrelerin murat ettiği şey, aslında “Eş-Yurttaşlık” (Partnership) modelidir. “Eş-başkanlık” komedisiyle ne kadar da benzeşiyor, değil mi? Aradaki fark, bir harften çok daha fazlasıdır; bu, üniter milli devletin idam fermanıdır.
Hukuki eşitlikte muhatap bireydir. Devletin gözünde Ahmet, Mehmet, Agop veya Berfo yoktur; sadece “T.C. Vatandaşı” vardır. Oysa “Eş-Yurttaşlık” modelinde muhatap birey değil, etnik ve dinsel kompartımanlardır. Bu modelde devlet, vatandaşla doğrudan bağ kurmaz; vatandaşın ait olduğu etnik grubu veya dinsel cemaati devletin “kurucu ortağı” olarak kabul eder. Bugün bu kavramı pazarlayan siyasetçiler, aslında şunu söylemektedirler: “Biz bireylerin eşitliğini değil, etnik yapıların ve dinsel cemaatlerin devlet üzerinde eşit hak iddia ettiği, egemenliğin paylaşıldığı bir konfederasyon istiyoruz.” Bu, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilkesinin yerine, egemenliğin “kimlik mafyaları” arasında paylaştırıldığı bir iç savaş düzenini önermektir.
Türkiye’yi bir arada tutan en güçlü kolon, hukuk birliğidir. Tanzimat’tan Cumhuriyet’e uzanan modernleşme serüvenimizin en büyük devrimi, “kişiye göre hukuk”tan “herkese eşit hukuk”a geçmektir. “Eşit Yurttaşlık” maskesiyle önerilen kimlik siyaseti, kaçınılmaz olarak........
