menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

‘Süleymancılık’ dosyası ve paralel egemenlik

52 0
17.08.2026

Prof. Dr. Şahin Filiz yazdı…

Türkiye Cumhuriyeti, kökleri binlerce yıllık devlet geleneğine dayanan, ancak ruhunu 1923 Devrimi’yle tescilleyen modern bir ulus devlettir. Bu devletin en temel karakteri, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olması ve bu egemenliğin hiçbir gölge yapı, zümre, bölge, etnisite, mezhep ya da cemaatle paylaşılamayacağı gerçeğidir.

Bugün tanık olduğumuz operasyonlar, sadece birkaç adli vaka veya mali suç dosyası değildir. Ardında hangi siyasi saik olursa olsun, bu,  Türk Devleti’nin kendi “egemenlik alanını” koruma refleksidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün o meşhur uyarısını bugün hafızalarımıza yeniden kazımalıyız: “Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.” Eğer bir yapı, devletin kurumlarına sızmaya, kendi iç hiyerarşisini anayasal hukukun önüne koymaya ve toplum içerisinde “gettolarda” kendi hukukunu yaratmaya çalışıyorsa; hukuk devleti orada sessiz kalamaz. Türkiye bir kabile devleti değildir; Türkiye, yasaların herkes için eşit olduğu bir Cumhuriyet’tir.

Operasyonun ayrıntıları, iddianameler, mahkeme süreçleri ve suçlama gerekçeleri bu yazının konusu değildir.

 Operasyonun hukuki teknik ayrıntıları bir yana, asıl mesele devletin kendi egemenlik alanını koruma refleksidir. Eğer bir yapı, devletin kurumlarına sızmaya, kendi iç hukukunu anayasal hukukun önüne koymaya çalışıyorsa, hukuk devleti buna müdahale etmek zorundadır. Ancak bu müdahalenin neden bugün hayati bir önem taşıdığını anlamak için, Türkiye’nin eğitim ve sosyoloji tarihindeki o büyük kırılmaya bakmamız şarttır.

KÖY ENSTİTÜLERİ’NİN TERSİNDEN KOPYASI: BİR KARŞI-DEVRİM PROJESİ

Süleymancılık dediğimiz yapı, aslında 17 Nisan 1940’ta açılan ve 1954’te tamamen kapatılan Köy Enstitüleri’nin baş aşağı edilmiş, tersinden kopyalanmış bir taklididir.

Köy Enstitüleri, köy çocuklarını ve köyü birbirinden ayırmadan, onları kendi topraklarında eğiterek kalkındıran çağdaş, laik ve üretken kurumlardı. Köy çocukları, köylerini kalkındıracak donanım ediniyor, ülke kaderinde söz sahibi olacak mevkilere tırmanabiliyorlardı. Ancak Süleymancılar, 1960’lardan itibaren bu yayılma modelini adeta tersyüz ederek kullandılar.

Enstitüler köylüye “ışık” ve “bilim” götürürken; bu yapı, köylü çocuklarını yurdun en ücra köşelerindeki üç bini bulan denetimsiz yurtlarına kapattı. Onları çağdaş yaşamdan, köylerinden, mahallelerinden, hatta ailelerinden kopararak izole etti. Köy Enstitüleri’nde müdüründen öğrencisine kadar herkes üretimde, tüketimde, kolaylıkta  ve zorlukta “imece” usulüyle eşitti; Süleymancılıkta ise köylünün emeği ve çocuğun geleceği, tepedeki bir avuç yöneticinin “bir eli yağda bir eli balda” yaşaması için sömürü aracı haline getirildi.

TEVHİD-İ TEDRİSAT’IN İHLALİ: ÇOCUKLARIMIZ KİMİN EMANETİ?

Süleymancılar denilince akla gelen ilk mesele olan “yurtlar ve eğitim” konusu, aslında Türkiye’nin en hayati güvenlik sorunlarından biridir. Anayasamızda ve devrim kanunlarımızda yer alan Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) kanunu sadece kâğıt üzerinde bir metin değildir; o, Türk gençliğinin zihnini hurafelerden ve kapalı devre örgütlenmelerden koruyan bir kalkandır.

 TEVHİD-İ TEDRİSAT VE EĞİTİMDEKİ BOŞLUK

Anayasamızda yer alan Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) kanunu, Türk gençliğinin zihnini koruyan en büyük kalkandır. Devlet, Köy Enstitüleri ile başlattığı o aydınlanma hamlesini yarım bıraktığında, oluşan sosyolojik boşluğu bu tarikat........

© Veryansın TV