Beşparmak Dağları ne söylüyor?
Tarih sadece kitaplarda yazmaz. Bazen sarp bir kayalığın yamacında, bazen 45 dereceyi bulan sıcağın altında bir komandonun alın terinde, bazen bir mücahidin son nefesinde, bazen de yıllar sonra aynı araziye dönen bir gazi komutanın titreyen sesinde yaşar.
Kıbrıs Barış Harekâtı da böyledir.
Onu yalnızca diplomatik metinlerden, harita çizgilerinden, yabancı parlamentoların ısmarlama raporlarından veya taraflı propaganda dizilerinden okuyamazsınız. Kıbrıs’ı anlamak için Beşparmak Dağları’na, Kırnı’ya, Boğaz’a, Türk Bozdağı’na, St. Hilarion’a, Yanık Konvoy’un yandığı vadiye ve o taşların arasına sinmiş Türk kanına kulak vermek gerekir.
Çünkü Beşparmak Dağları hâlâ konuşuyor.
Dinleyebilene çok şey söylüyor.
Son yıllarda Kıbrıs Barış Harekâtı’nı karalamaya, Türk Ordusunu işgalci gibi göstermeye, 1974’teki meşru müdahaleyi tarihî bağlamından koparmaya çalışan ciddi bir propaganda faaliyeti yürütülüyor. Avrupa kurumlarında alınan taraflı kararlar, dijital platformlarda yayımlanan tek yanlı yapımlar ve Rum-Yunan tezlerini merkez alan kampanyalar, toplumsal hafızamızı hedef alıyor.
Oysa 1974’te Türkiye adaya işgal için çıkmadı. Türkiye, 1960 Garanti Antlaşması’ndan doğan hak ve sorumluluğunu kullanarak; Enosis’i, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını ve Kıbrıs Türk halkına yönelen yok edilme tehdidini durdurmak için harekete geçti.
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın adı boşuna “Barış” değildir. Çünkü o harekât, Kıbrıs Türk halkına yalnızca toprak değil; can güvenliği, özgürlük, siyasal varlık ve gelecek kazandırdı. Bugün “işgal” diye yaftalanmaya çalışılan Türk varlığı, adada 52 yıldır büyük çaplı bir çatışmanın yeniden başlamasını önleyen en önemli caydırıcı güçtür.
Bunu masa başında değil, arazide görürsünüz.
Yaşayan Tarihle Yürümek
2012-2014 yılları arasında Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komando Alayı’nda Personel ve İkmal Kısım Amiri olarak görev yaptım. O dönemde Alay Komutanımızın direktifleriyle, karargâh sorumluluğumuz altında çok anlamlı iki harp sahası incelemesi planladık. Maksadımız, personelimizin tarih bilincini geliştirmek, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın askerî safhalarını sadece kâğıt üzerindeki bilgilerden değil, bizzat arazide ve o tarihi yaşayan kahramanların kendi sesinden dinlemekti.
Aslında yaptığımız şey sadece bir gezi değildi. Bu, üniforma giymiş gençlerin üzerlerindeki elbisenin hangi bedellerle bugüne taşındığını anlamasıydı. Bu, gazi komutanlarımıza ahde vefaydı. Bu, hafızayı diri tutma çabasıydı.
Çünkü askerlikte bazı bilgiler sınıfta öğrenilir, bazıları talim meydanında, bazıları harita üzerinde… Ama bazı hakikatler ancak arazide, o hakikati yaşamış komutanların yanında yürürken kalbe işler.
Boğaz’dan Türk Bozdağı’na
İlk harp sahası incelememizi Barış Harekâtı’nın sembol isimlerinden Emekli Albay Orhan Ceylan Komutanımızın rehberliğinde gerçekleştirdik. Sabahın erken saatlerinde nöbetçilerimiz dışında kalan rütbeli personelimizin tamamını ve Mehmetçiklerimizden temsilci bir grubu araçlarla Boğaz bölgesinin doğusundaki intikal başlangıç noktasına sevk ettik. Oradan itibaren Türk Bozdağı’na doğru, sarp kayalıklar ve dik yamaçlar arasından yürümeye başladık.
Önümüzde Orhan Ceylan Albay yürüyordu. Zaman zaman duruyor, elini kaldırıyor, kayalıkların arasındaki bir noktayı işaret ediyor, sonra anlatmaya başlıyordu: “Burada temas sağladık.” “Şu hattan ilerledik.” “Şu yamaçtan düşman konvoyunu gördük.” “Burada ateş başladı.”
O anlattıkça 1974 yeniden canlanıyordu. Kayseri Hava İndirme Tugayı’na bağlı 3’üncü Paraşüt Taburu’nun Kırnı bölgesine atlayışını, ağır teçhizatla kavurucu sıcağın altında Bozdağ’a tırmanışını, mücahitlerle birleşmesini ve bölgenin stratejik önemini bizzat o arazi üzerinde dinlemek, hiçbir kitabın veremeyeceği bir dersti.
Çünkü arazinin dili vardır. Arazinin söylediklerini duymak için sadece haritaya değil, toprağa da bakmak gerekir.
Vadinin aşağısına hâkim bir noktaya geldiğimizde Orhan Ceylan Albay durdu ve Yanık Konvoy hadisesini anlatmaya başladı: 23 Temmuz 1974 günü, ateşkes çabalarının yürütüldüğü hassas süreçte, Türk unsurları arazi içinde intikal hâlindeyken Rum Millî Muhafız Ordusuna ait büyük bir topçu konvoyu fark edilir. Cephane, top ve personel taşıyan yaklaşık 29 araçlık bu konvoy, Türk köyleri ve mücahit mevzileri açısından ciddi bir tehdittir.
Mesafe çok yakındır. Pusu düzeni aceleyle alınır. LAW tanksavarları hazırlanır. İlk atışlarla konvoyun önü ve arkası vurulur. Kaçış yolu kapanır. Cephane yüklü araçlarda başlayan yangın kısa sürede büyük patlamalara dönüşür. Vadi alev, barut, metal ve çığlıklarla dolar.
Tarihe “Yanık Konvoy” olarak geçen bu pusu sonunda 29 araç imha edilir, 12 sahra topu etkisiz hâle getirilir, çok sayıda Rum askeri esir alınır ve 51 esir Boğaz’daki karargâha teslim edilir.
Ama bu hadisenin içinde bir isim vardır ki, insanın yüreğine saplanır: Yüzbaşı Tuncer Güngör.
Bayrak Tepe taarruzunda miğferini delen bir mermi başını sıyırır, başına dikiş atılır ve revirde kalıp istirahat etmesi istenir. Komutanlarının ısrarına rağmen “Askerimi........
