Yarım Günlük Maaş Değil, Bir Ömürlük Duruş: Eğitimcinin İtibar Sınavı
Katıldığımız bir "Güvenli Okul İklimi Toplantısı" panelinden zihnimde ağır bir tortu, kalbimizde ise derin bir sitemle ayrıldık. Salon oldukça kalabalıktı, bazı cümleler çok iddialıydı; ancak salondaki havayı soluduğumda, dışarıdaki yakıcı gerçek! ile içerideki bürokratik algı! arasındaki uçurum beni dehşete düşürdü. Toplantının bir bölümünde okul müdürlerimize ve özellikle rehber öğretmenlerimize, omuzlarının taşıyamayacağı kadar ağır görevler yüklendi. İşin en acı tarafı ise bu yükün altında ilk ezilecek olan meslektaşlarımın (Okul Müdürleri) bir kısmının, kendilerini risk altına atan sözleri hararetle alkışlamasıydı. Başımıza geleceklerin henüz farkında mı değiliz, yoksa "celladına âşık" bir sessizliğe mi gömüldük? Anlayamadık.(?!)
Panelde dile getirilen bir istatistik ise meselenin vahametini başka bir boyuta taşıdı. Bir bireyin öğrencilik süreci boyunca yaklaşık 160 bin saat yaşadığı (süreç geçirdiği), bunun sadece 11 bin saatinin okulda geçtiği verisi üzerinden yapılan; “Madem bu kadar kısa süre için bu kadar öğretmene niye maaş veriyoruz bunu da sorgulamak lazım, süre biraz düşük kaldı.” şeklindeki espri-gaf karışımı sözler, salonda buz gibi bir hava estirdi. Her ne kadar sonrasında bu sözün "espri" olduğu ısrarla vurgulansa da toplumun öğretmene bakış açısının bu denli zedelendiği bir dönemde, bu tür ifadelerin esprisi dahi bizleri derinden yaralamaktadır.
Şunu artık idrak etmemiz gerekiyor: Her istatistik verinin objektif bir karşılığı yoktur. Hele ki bu Öğretmenlik mesleği ise; mesai saatiyle ölçülebilecek bir zanaat değildir. Öğretmen sadece 08.00-17.00 arasında çalışmaz; o gece hayal kurar, gündüz emek verir, hafta sonu fedakârlık yapar. O sadece öğrenciye ders anlatmaz; yeri gelir öğrencinin annesine rehber, babasına da öğretmen olur. CİMER üzerinden yapılan asılsız şikâyetlerin ağırlığı altında ezilirken bile sınıfına girdiğinde omuzlarındaki yükü kapıda bırakıp öğrencisinin gözünün içine bakar. Geleceği inşa eden bir meslek grubu, üzerindeki baskılar nedeniyle artık en masum espriyi bile kaldıramayacak bir hassasiyet eşiğine gelmiştir.
Unutulmamalıdır ki valileri, doktorları ve nice devlet adamlarını yetiştiren o "elinden yetkisi alınmış!" öğretmenlerdir. Okul müdürlerinin ve öğretmenlerin elinden yetkiyi alıp onları savunmasız bırakmak, sonra da bu etkisiz bırakılmış kitleden mucizeler beklemek ne kadar manidarsa; tüm bu baskılara, yıldırmalara rağmen vicdani sorumluluğuyla elinden geleni yapan eğitimcilerimizin varlığı da o kadar kıymetlidir.
Eğitim camiamız çok iyi hatırlayacaktır ki geçmiş dönemlerde bazı devlet ricali’nin ifadeleri;
"Öğretmenler 3 ay tatil yapıyor" vurgusu: bir devlet bakanımız sık sık öğretmenlerin diğer memurlara oranla çok daha az çalıştığını ve uzun tatil sürelerine sahip olduğunu dile getirmesi…
"Veliyi üzen öğretmeni ve okul müdürünü ben de üzerim ifadesi…
"Eminönü’nde bekleyen işsizler gibiler": Atama bekleyen öğretmenlerin durumunu Eminönü’ndeki işsizlere benzetmesi…
"Dizini kırıp otursunlar": Atama taleplerine karşılık kullanılan ifadeler…
"Öğretmenler yarım gün çalışıyor": öğretmenlerin mesai saatlerini eleştirerek, "Öğretmenler haftada 15-20 saat derse giriyor, geri kalan zamanda ne yapıyorlar?" sorusu…
"Padişah torunu mu bu öğretmenler?": Atama ve yer değiştirme taleplerinde bulunan öğretmenlere yönelik ifadeler…
"Yatıyorlar, maaş alıyorlar": Özellikle pandemi dönemi ve yaz tatillerinde öğretmenlerin "çalışmadan maaş aldığına" dair sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımlar…
"Öğretmenlerin niteliği düşük" iması: Mülakat sistemini savunurken mevcut öğretmenlerin yeterliliklerini sorgulayan ve "Eğitimin kalitesini artırmak için daha iyi öğretmenlere ihtiyacımız var" derken mevcut kadroyu zan altında bırakan açıklamalar…
Gibi düşünceleri ile yıllardır; eğitim camiasını kamuoyu nezdinde yansıtılan itibarı(!) ve karizması(!) bilinmektedir.
Bakın, son zamanlarda yaşadığımız olaylar üzerine ezberlediğimiz isimler sadece birer isim değil; Ruhumuzda, kalbimizde, aklımızda, ocakta pişen acımızda ve çocuklarımıza her baktığımızda hissettiklerimizde artık birer yara izidir. Fatma Nur öğretmenin yavrusu bugün annesiz. Ayla öğretmenin çocuğu her gece annesinin kokusunu duyamadan yatağına giriyor. Bu öğretmenlerimiz görevlerini mi yapmadı? Aksine, eminiz ki her biri layıkıyla yaptı. Demek ki mesele öğretmenin şefkatinde değil, sistemin onları sahipsiz bırakmasındadır, önlem alınmaması ve eğitim camiasının yetkilerinin ellerinden alınmasının getirdiği çöküntü ve toplumun dizaynındaki yozlaşmadır.
Okul müdürlerine atfedilen görev ve ifadelere gelecek olursak; Bir taraftan sınırsız sorumluluk yüklerken diğer taraftan hangi yetkiyle ne yapacak? Okul çıkışında kendisini bekleyen ve makamında tehdit unsuru içeren kişileri dahi adli ve idari birimlere bildirdiğinde "hiçbir işlem yapılmayan" bir idarecilik konumundayken okul müdürleri, okulunu nasıl güvenli tutabilir? Hele ki bu panelde parmak basılan çok hassas noktaları bile dile getirip “bir öğretmen ölüyor, bizler ölüyoruz, ölen öğretmenlerin çocukları annesiz kalıyor, o annesiz kalan çocukların vebali kime?” diye ifade eden bir öğretmene dahi "bir de rehber öğretmen olacak bu nasıl bir anlayış" gibi algılayan ve en çok da kendilerini etkileneceği farkındalığı olmayan okul müdürlerinin varlığına şahit olmak ise en acısıydı. Anlatamadık; bu mesele bir okulun, okul müdürünün veya bir öğretmenin sırtına yıkılıp "hadi çözün" denilecek
Yetki ve önlemler silsilesi aşağıdan yukarıya değil, yukarıdan aşağıya doğru inşa edilir. Şeyh Edebali Hz. ne güzel ifade ediyor oysa: "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın."
Bu minvalde bir devletin hayatiyeti, onu oluşturan insan unsurunun niteliğiyle kaimdir. Devleti yaşatmak; insanı, devletin manevi ve hukuki değerleri doğrultusunda titizlikle inşa etmeyi gerektirir. Bu inşa ve dizayn süreci, ancak devletin rehberliği ve kurumsal gücüyle gerçekleştirilebilir.
Devletin varlığını daim kılmak için, insan unsurunun devletin yüksek menfaatleri doğrultusunda........
