menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İktidarın kâbusu: Gazeteci

14 0
latest

Gazeteciler haberleriyle değil, iktidarı rahatsız ettikleri için hedefte. Dezenformasyon yasası ise gerçeği değil, gerçeği yazanı cezalandırmanın aracı haline getirildi. Türkiye’de artık mesele yanlış bilgi değil, istenmeyen bilgi. Merdan Yanardağ, Alican Uludağ, İsmail Arı tutuklu. Bugün de aynı suçlamadan dolayı meslektaşımız Zafer Arapkirli hakim karşısına çıkıyor.

Gazeteciler gözaltı ve tutuklamalarla susturulmak istenirken, hukuk iktidarı koruyan bir kalkana dönüştürülüyor. Gazetecilik yapanların gözaltına alındığı, tutuklandığı, itibarsızlaştırıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Ve bu tabloya “hukuk” demek, hukuka hakarettir.

Hedef göster, gözaltına al, tutukla...

Dün İsmail Arı’nın tutuklanması nedeniyle Birgün Gazetesinin Ankara Temsilciliği’ne giderek dayanışma eylemi yaptık. Oraya gelen meslektaşlarımın çoğunda açılmış davalar, sorgulamalar hatta gözaltılar var. Mahkemeden mahkemeye koşuyorlar. Ben, iktidarı rahatsız ettiği ve hedefinde olduğu için resmen üzerine çökülen bir kanalın, Tele1’in Ankara Temsilcisi’ydim. T24’ten Tolga Şardan dayanışma eylemine, üç yıldan beri yargılandığı bir davanın duruşmasından apar topar geldi. Oradaki hemen hemen her meslektaşımın başında davalar, duruşmalar var.

Artık Türkiye’de bir gazetecinin başına ne geleceğini tahmin etmek zor değil. Önce birileri düğmeye basıyor. Sosyal medyada hedef gösterme kampanyası başlıyor. Ardından savcılar devreye giriyor. Ve sonuç: Tutuklama.

Bu kadar mı basit? Evet, bu kadar basit. Çünkü ortada delilden çok niyet, hukuktan çok talimat, adaletten çok intikam duygusu var. Gazetecinin yazdığı haber değil, kime dokunduğu belirleyici hale gelmiş durumda.

Şimdi açık açık soralım: Eğer bir gazeteci, yaptığı haber nedeniyle özgürlüğünden oluyorsa, burada yargılanan gazeteci midir, yoksa gerçek midir?

Suç olan yanıltıcı bilgi mi, aydınlatıcı bilgi mi?

Adına “dezenformasyonla mücadele” dediler. Biz ise başımıza geleceği biliyorduk. Mecliste görüşülürken direndik. Yasa AKP-MHP oylarıyla geçti. CHP yasayı Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. Mahkeme önünde eylemler yaptık. Bu yasanın mesleğimizi hedef alacağını biliyorduk.  Ama yasa geçti.

‘Dezenformasyon Yasası’… Kulağa hoş geliyor, değil mi? Kim yanlış bilgiyle mücadele edilmesine karşı çıkar ki? Ama mesele hiçbir zaman bu olmadı. Biz başından beri bu yasaya ‘Sansür Yasası’ dedik. Ama yasa adeta ‘Gazetecileri tutuklama gerekçesi yaratma’ yasasına dönüştü. Ne diyorlar? “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu”…

Ve nihayet, bu yasanın suçlama gerekçesini Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici değiştirdi. “Halkı aydınlatıcı bilgiyi alenen yayma suçu”…

Nihayetinde “Yanıltıcı” değil, “Aydınlatıcı” bilgiyi yaymak bir suç oldu, gazetecileri tutuklama gerekçesi oldu.

Çünkü yasa, yanlış bilgiyle değil, istenmeyen bilgiyle mücadele ediyor. “Yanıltıcı bilgi” gibi ucu açık bir kavramla gazeteciliği kriminalize etmek, hukuk değil, doğrudan sansürdür. Dahası, bu sansür artık mahkeme kararıyla, yani “resmi” hale getirilmiş durumda.

Bugün bu yasa, iktidarı rahatsız eden her haberin üzerine indirilen bir sopa gibi kullanılıyor. Ve kimse çıkıp bunun aksini iddia edemez. Çünkü ortada örnek çok, itiraz eden yok, hesap soran hiç yok.

Tutuklama, ceza değilse nedir?

Hukukta tutuklama istisnadır derler. Türkiye’de ise kural haline gelmiş durumda. Daha yargılama başlamadan insanlar cezaevine konuluyor. Aylarca, bazen yıllarca… Dünkü dayanışma eylemine gelen CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın söylüyordu. “Bu yasayla tutuklanan hiç kimse mahkûmiyet almadı”…

Yani bu ne demek biliyor musunuz? Bu, “Seni mahkûm edemesem bile cezalandırırım” demektir.

İşte tam da bu yüzden mesele artık sadece basın özgürlüğü değil. Mesele, hukukun alenen araçsallaştırılmasıdır. Yargı, adalet dağıtan bir mekanizma olmaktan çıkıp, iktidarın konforunu koruyan bir kalkan haline getiriliyor.

Bütün bu tabloyu anlamak için derin analizlere gerek yok. İktidarın yapmak istediği şey son derece açık: Korkutmak.

Gazeteciye diyor ki: “Yazarsan, söylersen bedelini ödersin.”

Topluma diyor ki: “Okuyacak, dinleyecek bir şey bulamazsın.”

Bu, yalnızca gazetecilere değil, doğrudan halka verilmiş bir gözdağıdır. Çünkü susturulan her gazeteci, karartılan bir gerçektir. Ve karartılan her gerçek, toplumun elinden alınan bir haktır.

Ama burada bir yanlış hesap var: Korku, kısa vadede işe yarar. Uzun vadede ise sadece gerçeğin daha sert geri dönmesini sağlar.

Bu bir tasfiye operasyonudur

Artık kelimeleri eğip bükmeye gerek yok. Yaşanan şey bir “basın krizi” değil; açık bir tasfiye operasyonudur. Eleştirel gazeteciliğin sistematik biçimde ortadan kaldırılmasıdır.

Ve bu operasyon öyle rastgele yürütülmüyor. Kimlerin hedef alındığına bakın: Soru soranlar, belge yayımlayanlar, bağlantıları açığa çıkaranlar… Yani gazetecilik yapanlar.

O zaman bir kez daha soralım: Sorun gazeteciler mi, yoksa onların ortaya çıkardıkları mı?

İktidar bugün gücünü kullanarak gazetecileri susturabileceğini sanıyor olabilir. Gözaltılarla, tutuklamalarla, yasalarla bir sessizlik yaratabilirsiniz. Evet.

Ama şunu kimse unutmasın: Gerçek, korkmaz.

Siz gazetecileri hapse atabilirsiniz. Kalemleri kırabilirsiniz. Haberlere erişim engeli getirir veya sildirebilirsiniz. Ama gerçeği ortadan kaldıramazsınız.

Çünkü gerçek, er ya da geç ortaya çıkar. Ve ortaya çıktığında yalnızca bugünü değil, bugünü yaratanları da yargılar.

O gün geldiğinde kimse “bilmiyorduk” diyemeyecek. Herkesin rolü belli olacak: Kim susturdu, kim sustu, kim direndi. Ve gerçeği yazanlar değil, susturanlar hesap verecek.

Ve asıl soru o zaman sorulacak: 

Bu ülkeyi karartanlar mı kazanacak, yoksa gerçeği yazanlar mı?


© T24