menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sarı Zarflar’dan Hamnet’e: Sanat, ahlak ve politika

10 0
12.04.2026

Hayat, bilgi, sanat, aşk ve sevinç sayesinde değer kazanır; bunlardan nefret eden politikaların yaygınlığı yüzünden de değer kaybeder. Politik ya da ahlaki, her baskıcı ortam insan kapasitesine ilan edilmiş savaştır. Arzu, yetenek ve becerilerini etkin kılma olanaklarını yitirerek kendini gerçekleştirme koşullarından mahrum kalan kişinin, daha değerli bir yaşama katkıda bulunması olası değildir. Adaletin altındaki zemini durmadan oyan bir ideoloji, düşünceyi mahkemeye çıkaracak, sanat mecralarına amaç değiştirmeyi dayatacak, yasa aracılığıyla haklara ceza kesecektir. Kimse kazançlı çıkmayacaktır. Ama işte, gözlerin menzili kadar yürüyen akıl, düşüncenin tespitlerine de dil çıkarır.

Düşünmeye perde açmak

Pekâlâ, ne yapmalı? Hem rasyonel-politik hem de etik-psişik bağlamda fazlasıyla titiz olmayı gerektiren bu kritik soruya verilen cevabın tamamen filmin ilişki kurgusuna yaslandığını özellikle belirtmekte fayda vardır. Bu tavrın gerisinde, Heidegger’in sanat, sanat eseri ve sanatçı ekseninde yaptığı tartışmada esere yaptığı vurgu yatar. Sanatçı ile sanat eseri arasında bir mesafe olduğunu her zaman hatırda tutmak gerekir. Haliyle, yönetmenin anlatmak istediği şey kesinlikle filmin anlattığı şeyden daha önemli değildir. Bir filmin estetik ve düşünsel bağlamı, yönetmenin bilişsel kastıyla sınırlı kalırsa, sinemanın sanatsal gücü, filmin mesajının altında ezilecektir.

Sinema salonu, filmle birlikte düşünme mecrasıdır. Bu nedenle işe yarar bir eleştiri, eleştirmenin bilincini dışarıya boşaltmayı, yönetmenin bilincini askıya almayı gerektirir. Seyirci olmak, temaşa yoluyla kendini sinematografik dünyaya bırakmaktır. Bir filmin ilişkisel akışı, yönetmenlerin teorik bakışını boşa çıkarabileceği gibi, bir yönetmenin kendi filmini eksik anlama ihtimali da vardır. Böyle bir estetik sürpriz her zaman mümkündür fakat bu tespit, doğrudan Sarı Zarflar ile yönetmen İlker Çatak arasındaki duruma atfen yapılmamıştır; filmin, eser olarak özerkliğine dikkat çekmek için yapılmıştır.  

Arkaya bakmak

Boğucu politik atmosferde üniversitede tiyatro dersleri veren Aziz (Tansu Biçer), dersteki tutumuyla soruya kendine göre bir cevap verir. Derslikte tiyatro üzerinde konuşup “beklemektense”, protestonun elzemliğine inanır. Ve fakat, bu ödevi sadece kendine vermez, öğrencilerine de yükler. Sanatsal imge, düşünsel kavram yerini aniden sitem ve öfkeyle karışık nasihate -ya da dayatmaya- bırakır. Böylece sanat ve bilim aracılığıyla öğrencisiyle birlikte düşünme olanağını yitirmekle kalmaz, bazı öğrencilerin hasmane duygularının hedefi haline de gelir. Zaten bu da her bahanenin karşısına çıkarıldığı mahkemede elini-kolunu bağlar. 

Bu tutum Aziz’in, bir yandan sanat ile hayat arasında derin bir çatlak olduğuna inandığını, öte yandan da sanata inancının zayıf olduğunu gösterir. Onun nazarında dışarıda oynanan politik oyunlar, derste tiyatro hakkında konuşmayı boşa çıkarır. Yaygın kanaatin etkisiyle sanatsal ve akademik etkinlikleri konforlu alanlarda yapılan “boş gevezelikler” gibi görür. Sanattan ve düşünceden böylesine hızlı taviz vermesi, politik gösterinin gücüne kuşku götürmez bir bağla bağlı olduğunu ilan eder. Hayatın, doğrudan pratik tutum almayı zorunlu kıldığı, dahası insanların bu haklarını kullanmadan edemeyecekleri çok sayıda durum barındırdığı açıktır fakat düşüncede yetkin olanın etki gücünün düşüncenin diyarı olması beklenmez mi? Üstelik dürüstlüğü, haklara göndermede bulunan sözün hakkını verecek, itibarını koruyacaktır.

Zira düşünceden beslenmeyen eylem, eylem içermeyen düşünce yoktur. Üstelik bilim, sanat ve felsefe tekil eylemler içermez, eylem bağlamları olarak işlerler. Bundandır ki ikna edici edimi devre dışı bırakan her politik talep mutlaka dirençle karşılaşır. Elindeki tek gücü düşünce olanın, doğru sözü arama ve ona alan açma ısrarından başka çaresi yoktur. Akademik çalışmaları boşa çıkaran şey, kesinlikle düşüncenin etkisizliği değildir; düşüncenin alanını daraltan kurumsal işleyiş ve daha da önemlisi, düşünceyle kurulan kişisel ilişkilerin yetersizliği ve samimiyetsizliğidir. Ne yazık ki bu talihsiz durumla her ideolojik/politik camiada karşılaşmak mümkündür.  

İşini bırakmak, vazife çıkarmak

Aziz’in hayatı böyle bir minvalde yol alırken, karısı Derya (Özgü Namal), sanata büyük bir bağlılıkla başrol oynadığı oyunun ve yarattığı etkinin telaşındadır. Ve fakat bir akşam, “totaliter belirsizliğin” ağırlığı herkesin hayatının üstüne kâbus gibi çöker. Dokunulma düşüncesinin bile korkutucu olduğu beslenme, barınma, aile birliğini koruma gibi haklar konusunda başkasına mecbur kalmanın ağırlığı, her şeyi doğal seyrinden uzaklaştırdıkça uzaklaştırır. Sadece insan kendini gerçekleştirme olanaklarını yitirmeyecek, toplum da insanının yetenek ve becerilerinden yararlanma imkanından olacaktır. Çifte kayıptan bir kazanç çıkarmayı başarmış bir ülke var mıdır acaba?

Bu, emeğe yabancılaştırmanın da ötesinde, emeğin hapsedilişidir. Yargılamak ile acı çektirmek arasındaki sınırı eriten her politika, haksızlığa maruz bırakmak ve haksızlık yapmak gibi çift yönlü bir kötülük devreye sokar. Velhasıl insanın zedelenmeme ihtimali yoktur. Aristoteles’in, devleti doğru ve etkili bir etik eğitim vermek ve buna uygun yaşama koşullarını hazırlamakla yükümlü görme nedeni tam da budur. Etik öznenin oluş serüveni, komplike bir ilişkisel serüvendir.

Bu garip ortama maruz kalanların aklına gelen ilk çözüm, sarı zarfları gönderen makamlarla görüşme düşüncesidir. Bu hamleye en ilginç tepki, genç Ezgi’den (Leyla Smyrna Cabas) gelir. Görüşmenin beyhudeliğine vurgu yaparken Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” yazısını okumuş gibidir. Aydınlanmanın mantığı, insana ilkin bağlı olduğu kurumun eksikliklerini eleştirme yükümlülüğünü yükler. Bu, çoğu zaman merkezi politikaları eleştirmekten daha elzem ve önemlidir. Ezgi’nin genç sezgisi Kant’ın aklıyla buluşup Aydınlanma ruhunun eksikliğinin zaten adil olanı hasıraltı edeceğini görür. Üstelik bu ruha topyekûn karşı olan tutumdan, kıyıda köşede kalanlar bile vazife çıkarmaya başlar.

Yapmak ya da yapmamak

Bu hengâme içinde elbette herkes bulabileceği çareye sığınacaktır. Film, Derya’nın süreç içindeki dönüşümünü kritik bir bağlama taşır. Başlangıçta politik ve etik konumuna aykırı olduğuna inandığı en küçük etkiye dahi tahammülü olmayan Derya yavaş yavaş tavır değiştirir. Hayatın büyük zorluklarının hepimizi kırılganlaştırma ihtimalinin yüksekliğini görmezden gelmek bir tür zafiyettir fakat bu kadar ağır bir yükü taşıma pahasına uzaklaşılan şeye yakınlaşmanın meşruiyetinden kuşkulanmamak da başka türden bir yük olmaz mı? “Sınanmadığı” şey konusunda “yiğitlik” yapanın kendini bilmez olduğunun bilincinde olmak, yaşamadıklarımız konusunda düşünme hakkımızdan feragat etmeyi gerektirmez. Aksi taktirde herkes kendi deneyimlerine hapsolur.

İçgörüye hiçbir alan bırakmayan bu kapanma haliyle kimse kimsenin hayatına bir değer katamaz. Muhtemeldir ki Derya’yla aynı akıbete uğrayan ama onun gibi tavır takınmayan binlerce insan vardır. Velhasıl, Derya’nın konumu ile seyirci arasına giren mesafenin uzaklığı, baştaki tutumunun katılığı, merkeze aldığı sorunun aciliyeti ve yanaştığı yerin politik ve etik temsili arasındaki gerilimin şiddetince yaratılır.

Yine de Derya’nın önceliğine laf etmekten kaçınmanın daha zarif bir tutum olacağını düşünelim. Tamam ama, geldiği nokta, kızına gösterdiği hassasiyet açısından olumlanabilir bir yer mi? Fazlasıyla etkileyici olan son sahne, buna samimi bir cevaptır. Ruhen ve bedenen baştan aşağı değişmiş Derya’nın, dizi setindeki ortamın albenisine hemen kapılan genç Ezgi’nin geleceğini, gittiği yerin ufkuna sıkıştırmış olma ihtimali yüksektir. Yatağa uzanıp derin bir iç çeken Aziz durumun farkında gibidir.  

Derya’nın konumundaki değişim, Nilgün Toker’in analizinden hareket edilirse, “hak talebinden mağduriyet söylemine” geçiş olarak görülebilir. Kendiyle ilişki kurma serüveni yön değiştirir; başkasının mahrum bırakıldığı hakka yaptığı vurgu, kendisinden alınan şeye yönelir. Bunun nedeninin, ahlaki ve duygusal etkinin rasyonel iknanın yerine geçiş olduğunu düşünmek için yeterince ipucu vardır. Aziz, “seni ben yarattım” ifadesiyle Derya’ya ağzının payını verdiğini düşünüyor olabilir ama aslında kendi politik tutumunun işlemezliğini açık eder. Hem ortak yaşam deneyiminden doğan değeri kendi lütfu sayar hem de hayranlık veya utanç yaratma “stratejisinin” doğru veya sağlam bir etik ve politik tutum alışı beslemediğini kanıtlar. Bilinci eşitliği savunurken, bilinçdışı tanrılık oynar.

“Dayanışmanın” kaçınılmazlığına vurgu yapıp, tahakküm kurmanın bu en sert biçimine yakalanan bir kişisellik, biraradalığın hiçbir türüne alan bırakmaz. Üstelik aynı sekterlikle Ankara/Berlin eyleminde kendisi de tanışmıştır. Yaptığı bunca şeye rağmen, sırf kızının yanında olmak istemesi, bir anda onu barışsever Aziz’den “bok herife” dönüştürür. “Politik” talep ile kişi olma arasındaki sınır yerle yeksan olur. Ülkeye barış getirme arzusunun yolu, eşe ve dosta açılan savaşla kesilir. Demek ki ahlaki ajitasyondan politik bir söylem çıkmaz; ahlaki baskı, hakikat görüsü yaratmaz, zayıflığı kalıcılaştırır. Zaten söyledikleri ve yaptıkları için kendilerini fena halde baskı altında hissedenlere, “söylemedikleri” ve “yapmadıkları” şeyler için de baskı uygulamak hayatı işkenceden geçirmektir.

Tanrıları ikna etmek

Sarı Zarflar’ın, bir süre önce gösterime giren Chloe Zhao’nun Hamnet filmiyle aynı zamana denk gelmesi seyirci için büyük bir şanstır. Zira iki filmi birlikte düşünmek, sanat, ahlak, politika ve hayat arasındaki geçişi daha geniş bir perspektiften izleme olanağı açısından hayli verimli olabilir.

Sanatın mucize kıvamındaki gücüne göndermede bulunan anlatıyla film daha başlar başlamaz derinliğini müjdeler. Karısı Eurydice’nin ölümüyle sarsılan Orpheus, eşi-benzeri olmayan müziğiyle tanrıları etkileyip onu geri getirme imkânı yakalar. Müzik nezdinde sanat mucize yaratır; olmayacak olanı oldurur. Tanrıların yasa mahiyetindeki kararını değiştirme, tanrısal sözün katılığını yumuşatma gücü taşımak, yaşamın seyrini değiştirme kudretine sahip olmaktır. Gelgelelim Orpheus, tanrıların koştuğu şartı, yani yeryüzüne çıkıncaya kadar arkasına bakmama koşulunu ihlal edince, tekrar karısından olur. Müziğe ve aşka inanan arkasına bakmaz; müziğin ve aşkın etkisinden kuşkulanan yaşama sevincini kaybeder.

Azrail’i kandırmak

Böyle bir kültürel atmosferden beslenen küçük Hamnet (Jacobi Jupe), hiçbir şeye sadece kurgu gözüyle bakmaz. Yaşamak bir masaldır zaten; bir mitten esinlenip bir kudret yaratmaktır. Hastalanan kız kardeşini kurtarmak için insanı allak-bullak eden bir hamle yapar; Azrail’i kandırır ve kardeşi yerine ölüme gider.

Bu harikulade stratejinin arkasındaki motivasyon büyüleyicidir. Hamnet’in yaptığının nedeni, kız kardeşine duyduğu sevgi değildir. Tamam, kız kardeşini çok seviyor ama kendini de seviyor. Dolayısıyla yaptığını fedakârlığa yormak ona büyük haksızlık olur. Hamnet, kendine inancın en yüksek ve en saf biçimini yaşar. Baba Shakespeare (Paul Mescal) Londra’ya giderken oğlundan, annesine ve kardeşlerine göz-kulak olma sözü alır. Hamnet, baba nezdinden kendine verdiği söze sadık kalmanın gereğini yapar.

Will, “söz mü” diye sorar; Hamnet, “söz” diye cevap verir. Bu son “söz”, Hamnet’in kendini bağladığı yasadır. Bu yüzden yönetmen, baba-oğul vedalaşmasını genel olarak aileyle vedalaşmadan ayırır. Azrail’i kandırırken kendini inkâr etme ihtimalini sıfırlar. İnsan, kendine verdiği sözdür; insan, kendine verdiği sözle kurduğu ilişkidir. Bayağılığın ve kabalığın bu kadar yayınlaştığı zamanlarda birkaç “estetik” çocuk insana güç bahşediyor. Dinsel perspektifin sınırları içine alınıp bakıldığında koca bir hurafe muamelesi görecek bu tutum, estetik perspektif sayesinde bambaşka bir gerçeklik olarak ruhumuzu besler. Sanat, el attığı şeye hayati bir anlam katar. Orpheus, tanrılara duyarlılık kazandırır; Hamnet, Azrail’i yoldan çıkarır; müzik, şiir ve sinema içgörü için bizi zorladıkça zorlar.,

Daha gerçek bir gerçeklik

Kızının hastalığı haberiyle eve gelen fakat oğlunun cenazesini kaldıran baba Shakespeare, hemen sonraki sabah tiyatro oyununu tamamlamak için Londra’ya dönmek ister. Karısı Agnes (Jessie Buckley), bu tavrı kayıtsızlığa, duyarsızlığa, oğlunun anısına saygısızlığa yorar ve fena öfkelenir. Shakespeare elbette çok yaralanır fakat bu ajitasyona geçit vermez. Londra’ya gider ve Hamlet’i sahneye koyar. Zaten her ölene yapılan bir merasimin ne önemi olabilir ki? Azrail’i kandırmaya teşebbüs edecek kadar kendini gerçekleştirme ödevine sadakat gösteren oğluna yapacağı veda insanlığa bir armağan sunmalı. Sahnelenen Hamlet, Hamnet’in ruhunu bir kahraman olarak geri getirir. Bu artık bir mit değil, sanatsal bir gerçektir. Seyirci anne, bütün özlemiyle sahnenin önünde oyuncu oğluna el uzatır. Sahnedeki oğul bütün asaletiyle annesine el verir. Oyuncular ile seyirciler arasındaki sınır, duygu ve yaşantılar aracılığıyla erir. Yaşam ile ölüm, sahne ile salon, oyun ile hayat iç içe geçer. Tiyatro hayattır, hayat tiyatrodur. Marcel Proust söylemişti zaten; sanat daha büyük bir gerçekliktir. 

Yüzü renkten renge giren Agnes, hassasiyetin ve özenin en zarif ve en etkili biçimini deneyimler. Sevginin, sevilenin huyundan-suyundan gitmek anlamına gelmediğini anlar. Oğul, kendine gösterdiği özenle babaya sanat, baba sanatıyla oğluna ebedi bir hayat armağan eder. Azrail’i kandıran oğul, babaya Azrail’in işini boşa çıkarma cesareti verir. Arkasına bakmayan, tiyatronun gücünden kuşku duymayan Shakespeare, gömmenin bir anma biçimi olmadığını dünya-aleme gösterir. Nietzsche’nin bütün foyasını ortaya döktüğü, güç yaratıcı değerlerle alakası olmayan toplumsal ahlakın sanata sınır çizmesine izin vermeyerek sanatla yaşama sevinç katan bir değer yaratır.

İnsanlar şöyle düşünüyor: “Sanat bu kadar mucizeviyse, dünya neden bu kadar kötü?” Evet, ama şöyle de düşünülebilir: Ya bir de sanat olmasaydı? Cehaletin gürültü korusu, sanatsal “Ezgi”yi bastırmakla uğraşır; silahlara emir veren kafa, sanatçının sahnesine yasak koymakla övünür; toplumsal ahlakı arkasına alan politika, sanatsal metaneti ve sabrı aşağılamayı “değer” ilan eder… İşte görüyorsunuz; hangisine yetişsin! Öyleyse, sanatın gücünü, egemen politikaları ve sokakların güncel halini hizaya getirip getirmemekle ölçmek doğru değildir. Sanatın gücü, önce kendiyle ilişkiye fazlasıyla özen gösteren bir karakterin yaratılmasına katkıda bulunmak, sonra bu tür karakterlerin karşılaşmalarıyla doğan ilişkileri hayata taşımaktır. Velhasıl, neşesi yerinde bir hayat için atmosfer yaratmanın peşindedir. Uygarlığı, bu atmosferden nefret eden politikalar esir aldığından, elbette her şey fazlasıyla zorlaşır. Ancak sanat, ona yönelik kuşkuları yıkacak kadar rüştünü ispatlamıştır. Zira insanlık, bugüne değin her yıkımdan yine sanatsal bir esin sayesinde kurtulmayı başarmıştır. Sanat, bize cennet vadetmiyor; bizi, politikanın cennet vaadiyle attığı cehennemden çıkarmak için uğraşıyor. “Ölürsek söz biter”; söz biterse hepimiz ölürüz. Sanata, Orpheus’un sabırsızlığıyla bakmamak dileğiyle…  

Teşekkür Notu: Bu son yazı vesilesiyle, yaklaşık on yıldır T24 Haftalık'ta sinema üzerine yazdığım yazılarla bir tartışma ortamına katılma ve bir nebze de olsa katkıda bulunma imkanı dolayısıyla, T24'ün değerli yetkililerine ve tüm çalışanlarına içtenlikle teşekkür ederim.


© T24