menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Şırnak’tan bakıp çözüm umudundan söz etmek zor!

21 0
yesterday

Şırnak

Newroz vesilesiyle gözlemleme fırsatı yakaladığımız Kürt illerinde dolaşmaya devam ediyoruz. Bugün Şırnak ve Cizre’den bahsedeceğiz.

Öncelikle, hem duygusal açıdan hem de “devlet uygulamaları” açısından barışın buralara geldiğini söylemek pek mümkün değil.

Ne demektir devlet uygulamaları derseniz; mesela Diyarbakır’da uygulanan polis kontrolleri, bayrak ve flama serbestliğini Cizre ve Şırnak’ta gözlemlemek mümkün değildi. Kadınların makyaj malzemelerine, çocukların oyuncaklarına dahi girişlerde el kondu.  Misal, “Öcalan içerikli” afiş, pankart, bayrak, flama taşımak yasaktı.

Bazı tecrübeli gençlerin içlerine giydikleri tişörtlerde Öcalan baskıları vardı, bu sebeple kontrol noktaları fark edilmeden aşılmıştı ama o tek tük kaçaklar dışında sadece Demirtaş ‘yasal’ sayılmıştı. Alanlara seyrek de olsa Demirtaş görselleri hakimdi.

Ayrıca Diyarbakır’da olduğu gibi sadece polis ve sivil polisler alanları kontrol etmiyordu; aynı zamanda askerler ve çeşitli müdahale araçları da yoğun şekilde alanların çevresini sarmıştı.

Bu durum Newroz’a katılanlar için bildik ve eskiye dair uygulamaların neredeyse aynen sürmesi anlamı taşıyor, barış sürecine dair bu manada bir değişim emaresi de görememeye sebep oluyordu.

 Alanlarda görev alan güvenlik birimleri Newroz’a katılanlara çok daha sert ve şüpheli yaklaşıyordu. Her daim “gözlenme” hissiyle alanda bulunduğumuzu belirtmekte fayda var. İki kentin newrozundan, alanlardan birer söz söyle deseniz… Cizre’de alanlara “her şeye rağmen buradayız” vurgusu hakimken Şırnak’ta kutlamayla yasın, kayıp yakınlarının kucaklaşmasının iç içe geçtiği koca bir yas evi benzetmesini yapardım.

Kiminin “öz yönetim süreci” dediği, kiminin “hendekler süreci” olarak andığı barış masasının devrilmesiyle başlayan çatışmalı sürecin etkileri Şırnak’ta da Cizre’de de sürmekte, bunu da söylemek gerekir.

Fakat Şırnak’ı benzer “kara günleri” yaşamış illerden ayıran, kentte çok somut ve gözlemleyeni dahi içine çeken, henüz yüzleşilmemiş, konuşulmamış, hesaplaşılmamış bir yasın sürmekte oluşu.

Şırnak her manada yalnız kalmış; yaşadıklarına dönüp bakan, “nasılsın” diye soran olmamış.

Buna belki en başta biz gazeteciler dahil diyerek, bir özeleştiri vererek başlamak gerekiyor. Zira Şırnak, insan hakları ihlalleri ile dolu uzun bir süreçte büyük haksızlıklar, kayıplar yaşamış ve o yaşayanlara ülkece kimse, hiçbirimiz dönüp de pek bakmamışız. Münferit haberler dışında Şırnak’ta olan bitene gözlerimizi kapatmışız.

O dönem Cizre’de ve Sur’da yaşananlar çok daha fazla dile gelmiş, dikkat çekmiş, gündem olmuş Şırnak ise nasıl olduysa kenarda, köşede kalmış.

Bir defa Şırnak yakından veya uzaktan eski Şırnak’a benzemiyor, onu da söylemek gerekir. Şöyle ki; 2014 yılından bu yana Şırnak’a gitmemiş biri olarak bu şehri tanımak neredeyse imkânsız diyebilirim. Çünkü şehrin yüzde 80’e yakını yıkılmış. “12 mahalleden 8’i” diye anlatıyor Şırnaklılar.

Yıkma işlemi, şehre giriş çıkışın kısıtlanmasıyla başlanmış, kimse evine sokulmamış; yıkılan yerlere yapılan derme çatma ve bir örnek apartmanların inşaatı bitince de yasak kalkmış. Şırnak’ın tek katlı, iç içe yaşam formu, çok katlı, daireli, birbirinden kopuk apartmanlara dönüşmüş. Şehrin dokusu, kimliği, tarihi yok olmuş.

İşin tüm psikolojik ve kayıplarla dolu yanlarını bir kenara bıraksan, sırf bu yanıyla dahi kentin yaşlıları mutsuz, huzursuz, ait olmadığı bir yerde yaşadığı hissinde.

Üzerine o dönem yaşanan kayıplar, kayıpların sadece kayıp olmaktan çıkartılıp şiddet ve vahşetle teşhir edilmesi, 90’lı yıllardan sonra Şırnak’ın bir kere daha alt üst oluşu, hâlâ yüzlerce kimliği tespit edilmemiş ölü bedenin bulunduğu toplu mezarların oluşu, evlerin öldürülmüş bazı insanların bedenlerinin üzerine inşa edildiği inancı halkta ne huzur bırakmış ne umut ne de güven.

Evlerinden ne seccadesini alabilmiş insanlar ne de ailelerine ait birkaç kare fotoğraf.

Tüm yaşamları, anıları, tüm aidiyet duydukları kavramlar buldozerlerle yıkılmış, molozlarla ölü bedenler birbirine karışmış.

Konuştuğum bazı insanlar sokakların kan koktuğunu, bu kokunun hâlâ dağılmadığını; bu evlerde uyumanın, huzur içinde oturmanın imkânsızlığını anlattı. Birçok insanın fiziksel ve ruhsal sağlık sorunlarının nedeni “kemiklerin üzerinde yaşama” hissine bağlandı.

Hâliyle şehre ağır bir yas ve depresyon hissi hâkim, kimsenin yüzü gülmüyor.

İnsan, soru sormaya -yara deşerim endişesiyle-çekinirken buluyor kendini; zira dokunduğunuz kişinin ya gözleri hemen dolmaya başlıyor ya da bunu yaşamamak için gözlerini hızla sizden uzaklaştırıyor.

Herkes olaylara, yaşananlara farklı bir yerden bakıyor; görüşler, düşünceler, faturanın kesildiği adresler değişkenlik gösteriyor ama tek değişmeyen söz şu: Kayıplar bizim kayıplarımız, bizim gençlerimiz, bizim evlatlarımız, tanıdığımız, bildiğimiz kişilerdi; akrabalarımız, dostlarımız, kardeşlerimizdi ve biz onların cenazeleri üzerine kurulmuş, bu tanımadığımız, bilmediğimiz yaşam biçiminde yaşamaya mahkûm edildik…

Sokak aralarında mezarlıklar var; insanlar yakınlarının yasını tutarken “Hiç değilse mezarı var ve yakınımızda” diye avunuyor.

Bir defa Şırnak’a girişte yapılan GBT uygulaması ve kimlik kaydınızın alınması ziyaret edende benzer uygulamaların yapıldığı illerden çok daha farklı, daha garip, deyim yerindeyse ‘fişlendiğin’ duygusuna neden olarak yapılıyor.

Şırnak’ta olağan hayata dair yaşanan her şey diğer benzerlerinden farklı cereyan ediyor.

Newroz alanı; bir yandan halaylar çekilerek yapılan kutlamalara, diğer yandan kayıpları olan ailelerin kucaklaşmasına sahne oluyor. Şırnak’ta ‘protokol’ü bu aileler oluşturuyor. Birbirlerini gördüklerindeki o duygu dolu tepkilenim hâli gözle görünüyor.

Kutlama ve yas iç içe dedim ya, aslında Şırnak’ta yas hayatın doğal hâli gibi, misal markete de giderken o yas duygusu hakim! Şırnak’ta deneyimlenen bu hâl, hiçbir başka yere benzemiyor.

Hâliyle Şırnak’ta barışı konuşmak, beklentileri anlamaya çalışmak, barış olasılığını halktan dinlemek istemek kolay olmuyor. Şırnak’tan bakınca barış hissedilemiyor, duyulmuyor, görülmüyor. İçine hapsoldukları hayata bakınca barış umudu yeşertebilmeleri için önce yaralarının sarılması ve şehirde esen havanın değişmesi gerekiyor.

Diğer yandan bu ‘hapsedilme’ meselesinin bir diğer ayağı da ekonomik durum. Şırnak’ta neredeyse tek geçinme yolu memuriyet, devlet memurluğundan alınacak maaş, onun dışında bir iş yok gibi. Ne tarım ne sanayi…

Hâliyle devlet memuru olan her birey en ufak itirazda açığa alınıyor. Bir maaşla tüm aileyi geçindiren bir kişi adına düşündüğünüzde, Newroz’a katılımı bile imkânsız hale geliyor, haklarında işlem başlatılıyor. Alanların buna rağmen kalabalık olması önemli görülüyor. İnsanlar adeta bu hapsoldukları yerde yalnızlaşmış, umutsuzlaşmışlar. Belki de, barışa karşı umudumun en düştüğü nokta Şırnak oldu diyebilirim.

Bizler barış umudunu, elle tutulur yasal düzenlemeler henüz olmasa da, bir şekilde -belki de alternatifi çatışma olduğundan- ayakta tutabiliyoruz. Fakat bunu Şırnak’tan da beklemek gerçekçi görünmüyor. Başta halkın  güvenmesi ve sahiplenmesi olmak üzere, ‘çözüm süreci’nin ihtiyaçlarına Şırnak gerçeğinden de bakmak yararlı olacaktır.

Bana her ziyaretimde kıymetli dostluklarla, eşsiz misafirperverliği ve Kürtlerin ağırlama kültürüyle kucak açan Şırnak’ın bu durumu canımı yaktı. Şırnak’tan, daha sık gitmek, orada yaşayan insanlarla daha sık temas etmek gerektiğini düşünerek ayrıldım.


© T24