menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Öcalan’ın statüsünü tartışmaya açmak için önce tecridi kaldırmak gerekmez mi?

20 0
25.02.2026

Abdullah Öcalan’a ilişkin meşru bir tartışmayı devletten bağımsız başlattığınızda -ki bazen bazımız buna yelteniyor- toplumun değişik katmanlarından büyük tepki alırsınız. Hatta gerilen meslektaşların, ifade özgürlüğünün bittiği yer olarak Öcalan’ı konumlandıran ‘düşünce insanları’ gibi gülünç yansımaları da ileride lazım olur, unutmamalı diye not alırsınız!

Ama temel sorun bellidir; bizlerin bu konuya meşruiyet veya statü gibi bir yerden bakması direkt ‘aklama’, ‘sempatizan’ veya ‘propagandist’ olma damgasını da yanında getirir. Bu damgayı da devletten önce meslektaşlar vurur.

Fakat geçmiş deneyimler hâlâ taze. Kürt meselesi bu ritimle gündemde kalmayı sürdürürse, bizleri keyifle hedefe koyanlar bizlerle kol kola olmak da isteyeceklerdir pek yakında!

Ama tehlike hâlâ taze. Sonuçta Türkiye’de mevzu bir barış süreciyse, mevzu Kürt meselesiyle beş dakikada değişebilir bütün işler maalesef, onun da fazlasıyla bilincindeyiz. Fakat devlet adına biri çıkıp “Abdullah Öcalan’ın statü meselesi diye bir mesele vardır ve bu tartışılmalıdır” diyorsa, bu fırsatı es geçmek yıllardır kurduğumuz sözleri de sahipsiz bırakmak olacaktır. Aynı zamanda ‘suç unsuru’ sayılmayacak bir “Öcalan’ın iletişim sınırlarını kaldırmanın zamanı geldi” yazısı yazmak için de biçilmiş bir kaftandır önümüze serilen.

Bakınız, Türkiye’nin Orta Doğu’nun yeniden şekillendirilmesi projesinden muaf kalamayacağını bugün değil, yıllardır söylüyoruz. “Öcalan’ın statüsü demek Kürt’ün statüsü demektir”i de bugün değil, yıllardır söylüyoruz.

Bunları söylemenin bedeli de en iyi koşullarda medya kliklerinin, köşe başlarını tutan medya çetelerinin ‘dışlanacaklar listesi’nde yer almak, sistemden, çoğunluktan, ana akımdan kovulmak, mesleğinizden para kazanmayı imkânsızlaştırarak tüm kapıların yüzünüze kapanmasıdır. Bunun en canlı örneklerinden biriyim; asla da icracılarıyla yüzleşmekten çekinmedim, çekinmem, çekinmeyeceğim…

Bugün devlet diliyle “İran’dan sonra sıra bizde olabilir” noktasına gelindiyse, sırf iktidarla, devletle, resmî ideolojiyle aynı yerde durmamak adına susacak, doğrularımızdan da vazgeçecek değiliz.

Evet, Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü için Öcalan’ı; varlığını, temsiliyetini, meşruiyetini nereden aldığını ve statüsünü tartışmalıyız, hatta bunlarda geç bile kaldık.

Salt Öcalan nefreti üzerine kurulmuş ve ister istemez Kürt meselesinin de en büyük tıkanma nedeni olan bu kırılmaz duvarları tartışarak kırmalı ve yıllardır ‘o masaya’ defaatle barışın muhatabı olarak oturan örgütün -ve şimdilerde MHP lideri Devlet Bahçeli’nin de- ‘kurucu önder’ olarak tanımladığı, Kürtlerin ‘barış sürecinin tek muhatabı’ olarak göstermekten inatla vazgeçmediği kişiyi, süreç için tayin edici etkisini kendi irademizle görmeliyiz.

Bu noktada şuna da yeri gelmişken bir açıklama getirmek istiyorum; sıklıkla meselelere Kürtlerin tarafından bakarak yazmakla, Türklerin acısını, hikâyesini, hakkını görmezden gelmekle itham ediliyorum. Bu bilinçli bir tercihtir; öncelikle bu konuyu netleştirelim isterim. Aydın sorumluluğu, aynı zamanda kendi aidiyetinin değil karşı tarafın şapkasını takıp meseleye bakabilmektir de bana göre. Doğduk, büyüdük, okuduk, yaşadık ve tüm bu süreçlerde Türk’ün Türk’e anlatımı hâkimdi. Ben Kürt’ü Türk’e anlatmayı seçtim. Güçlünün güçlüye kendini övmesi çemberinde kalmak istemedim, sesimi karşı taraftan duyurmayı seçtim. Bir başkası -ki çoğunluk o eğilimde- diğerini tercih etmiştir; ona da itiraz etmedim!

Neyse, konumuza dönelim. Bugün Türkiye, Öcalan’ın, KCK’nin statüsünü; silah bırakacakların yasal güvencelerinin belirginleşmesi gerektiğini devletin ağzından duyuyorsa, bu büyük bir gelişmedir. Devlet Bahçeli “Öcalan’ın statüsünü tartışmalıyız” diyorsa, bu fırsat kaçırılacak bir fırsat değildir. Statü nedir? Konumdur. Bir kişinin toplumdaki, siyasetteki rolüdür. Devlet Bey “Bunu tartışmalıyız” diyorsa, düşüncelerimizi ifade etmenin önünde bir ‘engel’ kalmamış olmalı...

O hâlde yineleyelim; tartışma zemininin taraflar açısından eşit koşullarda olması gerekir. Tartışmaya açacağımız kişiyi görmemiz, duymamız, anlamamız, tanımamız ve bunun içinde sorular sormamız gerekir.

Kürt külliyatını, Öcalan’ın savunmalarını yıllardır elden geldiğince takip eden bir gazeteciyim ama yetmez; süreci, aktörleri kendi değerlendirme mekanizmalarımızla tanımak, tanımlamak ihtiyacı içindeyiz.

Öcalan’a hukuki ve siyasi olarak nasıl bir konum verileceği tartışılacaksa, önce İmralı’daki tecrit kalkmalı, Öcalan’ın yaşam koşulları değişmeli; sonra da gazetecilerle, siyasetçilerle, akademisyenlerle, meseleyle ilgili yerli yabancı aktivistlerle görüşmesinin önü açılmalıdır.

Ayda bir yapılan ziyaretlerin notlarının kamuoyuna yansımasıyla Öcalan’ın statüsü meselesi gerçek anlamı ve boyutları ele alınarak tartışılamaz, tartışılsa da sonuç gerçekçi olmaz. Burada da Güney Afrika -Nelson Mandela, Kuzey İrlanda -Gerry Adams, Kolombiya -FARC gibi örnekler / süreçler de gözden geçirilmeli. Ve her şeyden önemlisi, kürsüden dillendirilen bu söylemleri sahada vatandaşa da yansıtmalı, toplumsal yumuşama sağlanmalı, kutuplaşmayı bitirmek hedeflenmeli...

Hadi, Öcalan’ın statüsü meselesini tartışmaya açalım, bunu bizler de çok isteriz ama tartışmaya geçmeden gerekli düzenlemeleri yapın, ortamı bu tartışmalara hazırlayın.

Hazır işin ‘propaganda’ iddiası ile "suçlanma" riskini Milliyetçi Hareket’in lideri Devlet Bahçeli üstlenmişken, biz de bu fırsatta yüksek sesle söyleyelim: İmralı’da tecridi kaldırın, gazetecilerin Öcalan’la görüşmesinin önünü açın!

 


© T24