menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hazır hâlâ yapabiliyorken İran savaşına karşı duruşumuzu net ortaya koyalım!

29 0
18.03.2026

Dünyanın “İki haftada yıkılır” yorumları yaptığı İran’ın o kadar da kolay lokma olmayacağı biliniyordu aslında. Çok da hedeflenmeyen bir ‘uzunluk’ yeni görülmedi ama savaş seyircisini, tarafları kızıştırma siyaseti ve dünyayı taraf tutmaya itme stratejileri olarak sanki bir zorlanma dönemi yaşanıyor ve meseleye dahil olması gereken yeni aktörlere ihtiyaç duyuluyor!

Şimdilerde süre tahminleri, kimin kazanıp kazanamayacağı, Hürmüz Boğazı’nın savaşın yıkımına eklediği ekonomik darbenin kırdığı belleri, İran’ın savaşın zarar çeperini bölge ülkelerine dönük genişletme stratejisinin etkileri konuşuluyor.

Oysa aslında bunların hepsinden daha yüksek sesle konuşulması gereken şey, savaşın derhal bitmesi gerektiği olmalı. Zira ben bu hikâyeye hiçbir açıdan artık bedel kazandırmamak gerektiğini düşünenlerdenim. Savaş stratejileri konuşmanın tarafların istediği bir ortam olduğu görüşündeyim.

İki sapkın delinin -ki “deli” tanımı naif mi, sevimli mi kalıyor ya da taraflara anlaşılır bir gerekçe mi sunuyor gibi şüphelerim de yok değil ama hakkını veren başka bir tanım da bulamıyorum- “dünyada olmaz” denen ne varsa oldurmak istemeleri… Bu “olmaz”ların olmasının yolunun soykırımdan, cinayetten, savaştan, yok oluştan, ele geçirmekten, üzerine çökmekten, nefesini kesmekten geçtiği bir düzlemde savaşın kazananının kim olacağının merakla ve hararetle, adeta bir maçtan söz eder gibi ele alınması, ki taraflar benzer güç dengesinde dahi değil, olacak olanı ilk tahmin edene ödül verilmeyecek arkadaşlar, bir sakin olun, deme arzusuna itiyor insanı. “Ben demiştim” demek isteyen kalabalıklarla çevriliyiz adeta. Sanki kimse savaşın gerçek kayıplarından söz etmiyor artık. Sanki bir simülasyona bakıyoruz!

Oysa seyircisi olduğumuz, reyting sunduğumuz bu savaşın sürdüğü her bir an, insanlığın kaybı, yani bizim öz kaybımız söz konusu.

İran, Lübnan, Filistin eş zamanlı olarak “Canım isterse Küba’yı da alırım” diyen, diyebilen birileri tarafından gözlerimizin önünde paramparça ediliyor.

Hadi bana bulaşmadığı sürece sorun benim sorunum değildir, diyenlerden olduğumuzu varsayalım.

Peki Türkiye’ye “hadi bakalım savaşa” dendiğinde, yani denirse Türkiye’nin buna karşı tutumu ne olacak? Hayır diyecek mi, diyebilir mi ve hatta demek ister mi? Konuya biraz da bu tarafından bakalım!

Tek sebebimiz bu olsa dahi savaşa itirazı güçlendirmek ve sesi o güçten hiç düşürmemek gerektiği görüşündeyim.

Zira Trump’ın NATO ülkelerine yönelik tehdit eşliğindeki savaşa davetleri ve bizim İran’la sınır komşusu tek NATO ülkesi olduğumuz gerçeği, bu taleplerin yaklaşmakta olduğunu hissettiriyor insana.

E, biz de kendi ülkemizin rejimini az çok tanıyoruz.

Önümüzdeki günlerde bir gerekçe ile -ki bu aniden cereyan edecek bir olay, bir emrivaki, bir provokasyon da olabilir- “savaşa giriyoruz” denir mi?

Kim bilebilir…

Ama olası durumda vereceğimiz tepkiyi dillendirmeye çoktan başlamış olmak gerektiğini düşünüyorum.

He, ne olur, bizim tepkimiz bu emperyal güçlerin oyununu mu değiştirir derseniz…

Sesler tekil başlar ve çoğalma miktarına göre bozmayacağı oyun yoktur derim!

Ama bundan da önce hem insanlık onurunu sahip çıkar hem de ülkede yaşayan savaş karşıtı kesimin de sesi oluruz.

Bakınız, hâlâ imkân varken İran’a yönelik başlatılan savaşa karşı net konuşalım; baskıcı  dini rejimi sahiplenmek veya ABD/İsrail müdahalesini makul görmek arasında bir yere sıkışmak zorunda değiliz. Her ikisini de lanetleyerek ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunabiliriz, savunmalıyız da.

Zira bugün bizimle ittifak kurmak isteyenlerin yarın hedefinde olmayacağımıza dair tek bir güvenilir belirti de yok ortada.

Türkiye’nin bu savaşa hangi gerekçe ile olursa olsun dâhil olmasının karşısında olacağımızı şimdiden belirtmeyi kıymetli buluyorum.

Her an, her gün “Savaşa hayır” demekten, Trump ve Netanyahu’yu lanetlemekten geri durmamak, bir an dahi sessizliğe düşmemek gerektiğini düşünüyorum.

Savaşa karşıyız ve bizim temel konumuz, bu iki ülkenin işlediği savaş suçları ve çiğnedikleri insan onurunun hesabının sorulmasıdır.

Savaşın yarattığı seyircilik meselesinden kendimizi korumak ve gelmekte olana, geleceğe odaklanmak iyi olabilir diyerek bu yazıyı bitiriyorum.


© T24