menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran savaşında zaman kimin aleyhine işliyor?

11 0
14.04.2026

ABD ile İran arasında Pakistan’ın arabuluculuğuyla 11 Nisan’da başlayan müzakereler, 21 saat süren bir maratonun ardından sonuçsuz kaldı. Bu kimse için sürpriz değildi. Asıl soru şimdi şu: taraflar ateşkesi fırsat bilip müzakereye mi dönecek, yoksa yeniden tırmandırmayı mı seçecek? Bu sorunun cevabı, askeri dengeden çok tarafların “zaman” ve “maliyet” hesaplarının ne kadar farklı olduğunda gizli.

İlk bakışta küreselleşmiş bir dünyada savaşın maliyetinin her iki tarafı da hızlıca masaya oturmaya zorlaması beklenir. Nitekim Hürmüz Boğazı’ndaki aksama, öncelikle küresel enerji piyasalarını sarstı. Dünya petrol arzının yaklaşık %20’sinin geçtiği bu dar geçitte yaşanan tıkanmalar, petrol fiyatlarını kısa sürede varil başına 70–75 dolar bandından 100 doların üzerine taşıdı ki bu yaklaşık %30–40’lık bir artış. Tanker sigorta maliyetleri ve navlun ücretleri katlandı, teslimat süreleri uzadı. Hürmüz’de yaşanan bu tıkanma, enerji sektörünü sarsmanın ötesinde küresel ekonominin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Bu savaş sadece tarafları değil, enerji ithalatçısı tüm ülkeleri etkileyerek küresel bir maliyet üretiyor. Enerji maliyetlerindeki artış, gübre ve petrokimya üzerinden gıda ve sanayi üretimini de etkileyerek enflasyonu ve hanehalkı maliyetlerini yükseltiyor. 

Bu tablo, modern uluslararası ilişkiler düşüncesinin klasik bir beklentisini hatırlatıyor. Immanuel Kant, 1795’te kaleme aldığı Ebedi Barış metninde ticaretin ve karşılıklı bağımlılığın devletleri savaştan uzaklaştıracağını savunuyordu. Ona göre cumhuriyetçi (bugünün diliyle demokratik) yönetimler, savaşın maliyetini doğrudan hisseden vatandaşlar nedeniyle çatışmadan kaçınma eğiliminde olur. Bu fikir zamanla ‘demokratik barış’ tezine dönüştü. Bu teze göre demokrasiler en azından birbirleriyle savaşmaz.

Bu çerçevede Avrupa Birliği deneyimi özellikle dikkat çekici. Yüzyıllar boyunca birbirleriyle defalarca savaşan Fransa ve Almanya, II. Dünya Savaşı sonrasında ekonomik entegrasyon yoluyla ilişkilerini köklü biçimde dönüştürdü. 1950’lerde kömür ve çelik gibi savaş için kritik sektörlerin ortak bir çatı altında toplanmasıyla başlayan süreç, zamanla ortak pazar, ortak kurumlar ve derinleşen karşılıklı bağımlılıkla genişledi. Bu model yalnızca ekonomik işbirliği üretmekle kalmadı. Aynı zamanda savaşın maddi ve siyasi maliyetlerini öylesine yükseltti ki, çatışma ihtimali fiilen ortadan kalktı.

Ancak bu örnek, karşılıklı bağımlılığın her koşulda aynı sonucu doğurduğu anlamına gelmez. Avrupa’daki bu dönüşüm, büyük ölçüde benzer rejim tiplerine, güçlü kurumlara ve görece dengeli ilişkiler yapısına dayanıyordu. Bugün karşı karşıya olduğumuz durum ise bu iyimser çerçevenin sınırlarını da ortaya koyuyor. Çünkü bu teoriler çoğu zaman maliyetlerin eşit dağıldığını varsayar. Oysa gerçek dünyada bağımlılık ilişkileri çoğu zaman eşit değildir.

ABD cephesi: Demokratik denetim ve zaman baskısı

Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu ve en büyük faydalanıcısı olduğu küresel ekonomik sistemin merkezinde yer alıyor. Bu durum ona büyük bir güç sağlarken aynı zamanda ciddi bir kırılganlık da yaratıyor. Enerji fiyatlarındaki artış doğrudan enflasyona yansıyor; bu da seçmen davranışını etkiliyor. Finansal piyasalar hızla tepki veriyor, savaştan zarar gören müttefik ülkeler homurdanıyor ve Trump yönetimi üzerindeki baskı artıyor.

Bu baskının ne kadar hızlı üretildiğini görmek için son günlerde ABD’de yaşanan tartışmalara bakmak yeterli. Donald Trump yönetimi İran Savaşı ile ilgili olarak daha ilk günlerden itibaren ciddi eleştirilerle karşı karşıya kaldı. Kongre’den onay alınmadan askeri adım atılması, yürütme yetkisinin sınırları, hayatını kaybeden ABD askerleri ve hatta olası savaş suçu iddiaları kamuoyunda tartışılmaya başlandı. Bu şeffaflık ve hesap verebilirlik zorunluluğu, Washington için zamanı hızla tükenen, pahalı bir meta haline getiriyor. Trump yönetimi, küresel ekonomiye verilen zararı engellemek ve iç siyasetteki erozyonu durdurmak için hızlı bir çözüme muhtaç. Washington için masada geçen her boş gün, kaybedilen puan ve artan ekonomik risk demek.

ABD’de savaşın yarattığı siyasi baskının ne kadar hızlı oluştuğunu kamuoyu yoklamaları açıkça gösteriyor. Economist/YouGov verilerine göre Amerikalıların çoğunluğu savaşa karşı; yaklaşık %55–60’ı İran’la savaşı desteklemezken, destek oranı %30’lar seviyesinde kalıyor[1]. CBS News/YouGov anketleri ise bu karşıtlığın ötesinde daha derin bir güvensizliğe işaret ediyor: önemli bir kesim savaşın iyi gitmediğini düşünüyor, ABD’nin hedeflerine ulaştığına inanmıyor ve yönetimin savaşın amaçlarını yeterince açıklamadığını ifade ediyor. Üstelik bu eğilimler neredeyse gündelik olarak ölçülüyor ve hızla siyasete yansıyor. Bu da demokratik sistemlerde savaşın yalnızca bir dış politika meselesi olmadığını; sürekli izlenen, sorgulanan ve anında siyasi baskıya dönüşen bir kamuoyu meselesi haline geldiğini gösteriyor.

Bu noktada ABD’de yaklaşan ara seçimler kritik bir rol oynuyor. Amerikan siyasal sisteminde başkanlar, görev sürelerinin ortasında yapılan bu seçimlerde neredeyse istisnasız şekilde güç kaybeder. Örneğin, Barack Obama 2010 ara seçimlerinde Temsilciler Meclisi çoğunluğunu kaybetti; Donald Trump 2018’de benzer bir sonuçla karşılaştı. Ara seçimler genellikle seçmenin iktidarı dengelemek için kullandığı bir araç ve ekonomik performans bu sonuçları doğrudan etkiliyor. Yükselen enerji fiyatları ve enflasyon, bu bağlamda sadece ekonomik değil, doğrudan siyasi risk anlamına geliyor. Seçim kampanyasında özellikle MAGA (Make America Great Again) tabanına ABD’yi sonsuza kadar süren savaşlardan kurtarma sözü veren Trump, ülkeyi tam da böyle bir savaşa sürüklemiş olmanın bedelini Kasım ayındaki ara seçimlerde ödemek zorunda kalabilir.

ABD’nin hesaplarını zorlaştıran bir diğer önemli unsur da İsrail faktörü. Bölgedeki en yakın müttefiki olan İsrail’in güvenlik kaygıları ve İran’a yönelik sert tutumu, Washington üzerindeki stratejik baskıyı artırıyor. Bu durum ABD’nin yalnızca kendi ekonomik ve siyasi maliyetlerini değil, aynı zamanda müttefiklerinin beklentilerini de yönetmek zorunda kalmasına yol açıyor. Dolayısıyla Washington’un zaman baskısı yalnızca iç politik dinamiklerden değil, aynı zamanda bölgesel ittifak ilişkilerinden de besleniyor.

İran cephesi: Otoriter direnç ve stratejik sabır

İran ise farklı bir konumda. Yıllardır süren yaptırımlar nedeniyle küresel ekonomiye zaten sınırlı ölçüde entegre. Bu durum İran’ı ekonomik açıdan güçlü yapmıyor; ancak onu küresel piyasalardaki ani dalgalanmalara karşı görece daha az hassas hale getiriyor. Daha da önemlisi, İran’da bu ekonomik maliyetlerin siyasi karar alma süreçlerine yansıma biçimi ABD’deki kadar net ve güçlü değil. Demokratik sistemlerdeki “seçmen cezalandırması” mekanizması İran’da pek işlemiyor; zira ülkede seçimlerin adil ve özgür olmadığı bilinen bir gerçek.

Üstelik İran’daki güvenlik devleti yapısı, toplumsal tepkinin siyasal baskıya dönüşmesini büyük ölçüde filtreliyor. Son yıllarda yaşanan protestolar, rejimin bu tür hareketleri ne ölçüde sert ve sistematik biçimde bastırabildiğini gösterdi. Bu durum, karar alıcıların kısa vadeli toplumsal maliyetleri görece daha kolay tolere edebilmesine olanak tanıyor. Rejimin bekası odaklı bu yapı, toplumsal acı eşiğinin demokratik toplumlara kıyasla çok daha yukarıda tutulmasını sağlıyor.

Buna ek olarak, İran ekonomisi yaptırımlar altında yaşamaya uzun süredir adapte olmuş durumda. Resmî kanallar daralmış olsa da, alternatif ticaret ağları, bölgesel ortaklıklar ve kayıt dışı ekonomik faaliyetler belirli bir dayanıklılık sağlıyor. Bu durum, ekonomik baskının tamamen etkisiz olduğu anlamına gelmese de, kısa vadede “çökertici” bir etki yaratmasını zorlaştırıyor.

İran’ın bölgesel stratejisi de bu direnci destekliyor. Doğrudan konvansiyonel savaş yerine vekil aktörler, asimetrik araçlar ve düşük yoğunluklu çatışma biçimleri üzerinden hareket edebilme kapasitesi, maliyetleri zamana yaymasına imkân tanıyor. Bu da Tahran’a yalnızca askeri değil, diplomatik açıdan da manevra alanı sağlıyor.

Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, İran için zaman bir baskı unsuru olmaktan çıkıp stratejik bir avantaja dönüşüyor. Tahran açısından müzakereleri ağırdan almak, karşı tarafın iç siyasi baskılarının artmasını beklemek ve böylece daha elverişli bir pazarlık zemini oluşturmak rasyonel bir seçenek haline geliyor. Başka bir deyişle, Washington için zaman maliyet üretirken, Tahran için değer üreten bir kaynağa dönüşüyor.

Sırada ne var?

Bu tablo, önümüzdeki döneme dair de önemli ipuçları veriyor. Halihazırda ilan edilen iki haftalık ateşkes, çatışmanın sona erdiği anlamına gelmiyor; aksine taraflara yeniden konum alma ve seçeneklerini tartma imkânı sunuyor. ABD açısından bu süreç, artan ekonomik maliyetler ve iç siyasi baskılar nedeniyle müzakereyi zorlayan bir zaman dilimi. İran açısından ise aynı süre, stratejik sabrı sürdürmek ve karşı tarafın baskı altında daha fazla taviz vermesini beklemek için kullanılabilir. Taraflar gerilimi yeniden tırmandırmayı mı seçecek, yoksa müzakereye mi dönecek? Mevcut asimetrik teşvik yapısı değişmediği sürece, bu iki seçenek arasında gidip gelen, kırılgan ve kesintili ve her an yeniden tırmanmaya açık bir sürecin bizi beklediğini söylemek yanlış olmaz.

[1] https://www.cbsnews.com/news/iran-war-opinion-poll-2026-04-12/


© T24