menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İran savaşında zaman kimin aleyhine işliyor?

22 0
14.04.2026

ABD ile İran arasında Pakistan’ın arabuluculuğuyla 11 Nisan’da başlayan müzakereler, 21 saat süren bir maratonun ardından sonuçsuz kaldı. Bu kimse için sürpriz değildi. Asıl soru şimdi şu: taraflar ateşkesi fırsat bilip müzakereye mi dönecek, yoksa yeniden tırmandırmayı mı seçecek? Bu sorunun cevabı, askeri dengeden çok tarafların “zaman” ve “maliyet” hesaplarının ne kadar farklı olduğunda gizli.

İlk bakışta küreselleşmiş bir dünyada savaşın maliyetinin her iki tarafı da hızlıca masaya oturmaya zorlaması beklenir. Nitekim Hürmüz Boğazı’ndaki aksama, öncelikle küresel enerji piyasalarını sarstı. Dünya petrol arzının yaklaşık ’sinin geçtiği bu dar geçitte yaşanan tıkanmalar, petrol fiyatlarını kısa sürede varil başına 70–75 dolar bandından 100 doların üzerine taşıdı ki bu yaklaşık 0–40’lık bir artış. Tanker sigorta maliyetleri ve navlun ücretleri katlandı, teslimat süreleri uzadı. Hürmüz’de yaşanan bu tıkanma, enerji sektörünü sarsmanın ötesinde küresel ekonominin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Bu savaş sadece tarafları değil, enerji ithalatçısı tüm ülkeleri etkileyerek küresel bir maliyet üretiyor. Enerji maliyetlerindeki artış, gübre ve petrokimya üzerinden gıda ve sanayi üretimini de etkileyerek enflasyonu ve hanehalkı maliyetlerini yükseltiyor. 

Bu tablo, modern uluslararası ilişkiler düşüncesinin klasik bir beklentisini hatırlatıyor. Immanuel Kant, 1795’te kaleme aldığı Ebedi Barış metninde ticaretin ve karşılıklı bağımlılığın devletleri savaştan uzaklaştıracağını savunuyordu. Ona göre cumhuriyetçi (bugünün diliyle demokratik) yönetimler, savaşın maliyetini doğrudan hisseden vatandaşlar nedeniyle çatışmadan kaçınma eğiliminde olur. Bu fikir zamanla ‘demokratik barış’ tezine dönüştü. Bu teze göre demokrasiler en azından birbirleriyle savaşmaz.

Bu çerçevede Avrupa Birliği deneyimi özellikle dikkat çekici. Yüzyıllar boyunca birbirleriyle defalarca savaşan Fransa ve Almanya, II. Dünya Savaşı sonrasında ekonomik entegrasyon yoluyla ilişkilerini köklü biçimde dönüştürdü. 1950’lerde kömür ve çelik gibi savaş için kritik sektörlerin ortak bir çatı altında toplanmasıyla başlayan süreç, zamanla ortak pazar, ortak kurumlar ve derinleşen karşılıklı bağımlılıkla genişledi. Bu model yalnızca ekonomik işbirliği üretmekle kalmadı. Aynı zamanda savaşın maddi ve siyasi maliyetlerini öylesine yükseltti ki, çatışma ihtimali fiilen ortadan kalktı.

Ancak bu örnek, karşılıklı bağımlılığın her koşulda aynı sonucu doğurduğu anlamına gelmez. Avrupa’daki bu dönüşüm, büyük ölçüde benzer rejim tiplerine, güçlü kurumlara ve görece dengeli ilişkiler yapısına dayanıyordu. Bugün karşı karşıya olduğumuz durum ise bu iyimser çerçevenin sınırlarını da ortaya koyuyor. Çünkü bu teoriler çoğu zaman maliyetlerin eşit dağıldığını varsayar. Oysa gerçek dünyada bağımlılık ilişkileri çoğu zaman eşit değildir.

ABD cephesi: Demokratik denetim ve zaman baskısı

Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu ve en büyük faydalanıcısı olduğu küresel ekonomik sistemin merkezinde yer alıyor. Bu durum ona büyük bir güç sağlarken aynı zamanda........

© T24