Terörsüz Türkiye
Hükümet bu yeni sürecin adını “terörsüz Türkiye” koyalı kim söz alsa “terörsüz Türkiye’yi kim istemez ki” diyerek başlıyor konuşmaya, “terör” terimini açmak gereğini duymadan. Oysa “terör” kavramı etrafındaki bulanıklığı yaratan etmenlerden biri olarak çoktan sessizlik duvarının arkasında bırakılmış durumdaki “devlet terörü” de konuşulmadıkça, zihinlerin berraklaşması zor.
Çok kullanıldığı halde bulanık kalan epey siyasal terim daha var aslında: demokrasi, insan hakları, hukuk, eşit yurttaşlık... Karanlıkta bırakıldıklarını bile artık pek az kimsenin fark ettiği, suyun üstünde yüzdükleri halde gitgide daha çok bulanıklaşan, oysa çok netlermiş gibi kullanılan sözcükler bunlar. Hepsini birlikte düşündüğümüzde gerçeklikle aramıza örülmüş yüksek bir duvar oluşturuyor bu odunlaşmış dil.
Oysa bir gün kalıcı barışı gerçek kılmak niyetindeysek, dünyadaki benzerleri gibi Kürt sorununun da yüz yıla merdiven dayamasından endişe ediyor, bir an önce çözüm yoluna girmesini istiyorsak, bu duvarı ortadan kaldırmak zorundayız.
Oslo’dan bugüne sürdürülmüş müzakere ya da görüşmelerde bu konu hiç ele alınmış mıdır, bilmiyorum. Ele alınmış mıdır derken, “terör” kavramının özellikle hukuk terimi olarak nasıl tanımlanacağı ve yasalarda nasıl yer bulacağının konuşulmuş olup olmadığını soruyorum. Çünkü malûm, AB yasalarındaki evrenselleşmiş tanımlarla bizim yasalardaki tanımlar arasında uzlaşmaz farklılıklar var ve AB üyeliğimizin önündeki başlıca engellerden biri de bu farklılıklar.
Konuyu –yeniden- ele almak gereğini duymamın nedeni, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları’nın 19 Şubat 2026 tarihli gazetelerde yayımlanan bir değerlendirmesi oldu. Hatimoğulları orada, DEM Parti’nin, “Süreç” konulu Meclis komisyonunun ortak raporuna düştüğü şerh konusunda şöyle diyordu:
“Bu rapora şerh düşme ihtiyacımız Kürt sorununun tanımlanma biçimi ve 'terör' parantezine alınmaya çalışılmasını doğru bulmadığımızdandır. Kürt sorunu bir terör sorunu değildir. Tarihsel bir mesele olan Kürt meselesinin, metin boyunca adeta ‘yok’ sayılması veya yalnızca ‘terör sorunu’ düzeyine indirgenmesi kabul edilemez. (...) Barışın dili zehirli olamaz. 'Ortak' diyorsak, kırmızı çizgiler yarışmamalı. Ortak rapor, bir 'terörle mücadele strateji belgesi' değildir, 'toplumsal barış ve demokratik inşa belgesi' olmalıdır."
Hatimoğlu burada “Kürt sorunu bir terör sorunu değildir” derken belli ki “terör” kavramını daha çok iktidarın ve yürürlükteki yasaların kastettiği yaygın tanımla sınırlı olarak kullanmaktadır ve bu anlamda büyük ölçüde haklıdır, çünkü Kürt sorunu, genellikle kabul edildiği üzere çok boyutlu bir meseledir. Resmî ve yaygın tanım ise büyük resmi, yani problemin esasını gizlemektedir.
Büyük resim, işin içinde, hatta temelinde, devlet terörünün de belirleyici bir rol oynadığını göstermekte, ama ilgili kesimler bu gerçekliğin adını koymaktan kaçınmaktadır.
İşin doğrusu şu ki bizler, biz yurttaşlar, tam da ifade özgürlüğümüz durmadan kısıtlandığı, kendimizi devlet terörü denebilecek ölçülerde baskı altında, hukuk devletinin dışında hissettiğimiz için, Kürt sorununda devlet terörünün payını görmekte ve dile getirmekte zorlanırız. Alışılmış olan, zihinlerdeki “terör” kavramının bütünüyle silahlı örgütü işaret etmesidir. Kaldı ki silahlı örgüt de esas olarak bir gerilla hareketi olmakla birlikte, zaman zaman terör eylemlerine başvurmamış -sütten çıkmış ak kaşık- değildir.
Dolayısıyla “terörsüz Türkiye” kavramı başta devlet terörü olmak üzere her tür terörden arınmış bir ülkeyi hedeflemek olarak anlaşılmadıkça gerçeklerle yüzleşmiş, kalıcı barışa yönelmiş sayılmayız.
Hatimoğulları’nın da dediği gibi, “Ortak Rapor”, bir 'terörle mücadele strateji belgesi' değil, 'toplumsal barış ve demokratik inşa belgesi' olmalıdır. Barışın dili de hep söylediğimiz üzere empatinin dili olmak zorunda. Başka bir deyişle kendimizi muhatabımızın yerine koyamıyorsak ne barıştan söz edebiliriz, ne çözümden, ne de kardeşlikten...
Rapora Meclis Genel Kurulu’nda verilecek biçim, bu kavramsal temeller kadar, evrensel hukukun aramızdaki temsilcisi diyebileceğim Rıza Türmen’in bir bir işaret ettiği noktaları da gözetmek, gerçekleştirmek zorunda.
Aynı konuda, güncelliğini ne yazık ki yitirmemiş bir kaynağı da anarak bitireyim: “Hukukta bulanıklık”, Cumhuriyet Akademi, 12 Nisan 2017.
