Vefatının 11. yıldönümünde Süleyman Demirel: Cumhuriyetin siyasetçisi, kalkınmanın devlet adamı...
11. Vefat Yıldönümü’nü bugün (17 Haziran) idrak edeceğimiz 9. Cumhurbaşkanımız merhum Süleyman Demirel, Türkiye Cumhuriyeti’nin çok partili hayatında yalnızca en uzun süre görev yapmış bir siyasetçi değil, aynı zamanda devlet fikrini, millet iradesini ve kalkınma idealini kendi şahsiyetinde birleştirmiş, simgeleştirmiş ve kendinden sonrakiler için mukayese ölçüsü vasfı taşıyan büyük bir devlet adamıdır. O’nun siyaset sahnesindeki yeri, sadece başbakanlıkları, cumhurbaşkanlığı veya parti liderliğiyle ölçülemez; Demirel, Atatürk’ün çağdaş medeniyeti aşmak ülküsü hedefinde, Türkiye’nin köyden kente, tarımdan sanayiye, çevreden merkeze, Anadolu’dan dünyaya doğru yürüyüşünün sembol ismidir. Bu bayrağı, 27 Mayıs’ta düştüğü yerden kaldırıp, merhum Menderes’in mirasını üstlenerek büyük bir azimle dalgalandırmış ve nihayetinde Devlet’in burcuna dikmiştir. Demirel, “bir mucizenin adıdır ama asla bir tesadüfün eseri değildir” diye tanımladığı Cumhuriyet’in açtığı eğitim ve toplumsal dönüşüm kapılarından geçmiş, Anadolu’nun mütevazı bir köyünden çıkıp devletin zirvesine ulaşmış; böylece bizzat kendi hayat hikâyesiyle Cumhuriyet’in imkânını, liyakatin gücünü ve halk çocuklarının devleti yönetebileceği, sahip çıkabileceği gerçeğini temsil etmiştir. Kendi benzersiz tarifiyle “Türkiye gerçeğinin yörüngesinden fırlatılmış” bir vakıadır, hadisedir ve artık adeta menkıbe haline gelen bir hikâyedir.
Demirel’in cumhuriyetçiliği, kuru bir rejim bağlılığından ibaret değildir. O, Cumhuriyet’i milletin egemenliği, hukukun üstünlüğü, kalkınma hamlesi, eğitim seferberliği ve eşitlik ve topyekûn refah düzeni olarak kavramıştır. Devleti, halka rağmen değil, halkla birlikte yüceltilecek bir kurum olarak görmüştür. Bu sebeple Demirel’in siyasal dilinde “millet” kavramı daima merkezî ve ulvî bir yer tutar. Onun için meşruiyetin kaynağı sandıktır; iktidar, ancak milletin rızasıyla anlam kazanır. Siyasetçinin görevi, millete tepeden bakmak değil, milletin dertlerini devletin gündemine taşımaktır. Demirel’i halk adamı yapan da budur: O, Anadolu insanının dilini, sabrını, mizahını, ihtiyatını ve devletle kurduğu mesafeli ama derin ilişkiyi çok iyi bilen bir liderdi.
Demirel’in en belirgin vasıflarından biri kalkınmacılığıdır. Türkiye’nin modernleşme tarihinde O’nun adı Keban’la başlayan, her biri birer ilk olma vasfı ve hacmi taşıyan sayısız dev barajlarla, Boğaz’daki ilki gibi köprülerle, yollarla, havaalanlarıyla, limanlarla, sanayi tesisleriyle, elektrikle, sulamayla, enerji santralleriyle, Türkiye’yi Dünya jeo-stratejik haritasına koyan Kerkük-Yumurtalık ve Bakü-Tiflis-Ceyhan gibi boru hatlarıyla, Dünya çapında üniversitelerle, hastanelerle ve Güneydoğu’yu orta çağ şartlarının kadersizliğinden 20. yüzyıla taşıyacak, kendi imzasını taşıyan dev GAP hayâlinin kalbi Harran Tüneli gibi “sadece dağları değil, çağları da delen” büyük altyapı hamleleriyle birlikte anılır. Mühendis kökenli oluşu, siyasetine de yansımıştır. O, kalkınmayı soyut bir slogan değil, somut bir medeniyet projesi olarak görmüştür. Türkiye’nin su kaynaklarının tümüyle keşfedilmesi ve değerlendirilmesi, tarımın verimliliğinin artırılması, köylünün üretim ve alım gücünün yükseltilmesi, sanayinin Anadolu’ya yayılması, devletin iktisadi ve sosyal kapital yaratma kapasitesinin büyütülmesi Demirel’in kalkınmacı vizyonunun temel unsurlarıydı. Serbest pazar iktisadiyatının kurumsal temeli Demirel dönemlerinde atılmıştır. Kendi tabiriyle “hür teşebbüs”ün özgüveni ve dünyaya açılması onun iktisadî büyüme felsefesinin bir ürünüdür. Demirel’in gözünde kalkınma, yalnızca ekonomik büyüme değil, aynı zamanda millî bağımsızlığın, eşit vatandaşlığın, sosyal barışın ve Cumhuriyet’in kalıcılığının güvencesiydi.
Demirel’in siyasetçiliği, devlet adamı dirayeti ve sevk ve idare kabiliyeti Türkiye’nin en çalkantılı dönemlerinde sınandı. Soğuk Savaş’ın sert iklimi, ideolojik çatışmalar, anarşi, ekonomik krizler, darbeler, muhtıralar ve toplumsal kutuplaşmalar içinde Demirel daima siyasi........
