menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Trump, Ukrayna, İran savaşı, Avrupa’daki popülist sağ ve Türkiye’nin önündeki yeni eşik: Kuralsız dünyadan demokratik dengeye mi?

14 0
11.06.2026

Rusya-Ukrayna savaşıyla başlayan küresel kırılma, İran savaşı ve Trump döneminin yarattığı kurumsal sarsıntıyla derinleşirken, Kasım 2026 ABD ara seçimleri yalnız Washington’daki güç dengesini değil, Batı dünyasının yeniden hukuk, kurum ve demokratik denge eksenine dönüp dönemeyeceğini de belirleyebilir. Türkiye açısından asıl soru ise artık şudur: Dünya yeniden kurumsal akla yönelirse, Türkiye bu yeni döneme nasıl hazırlanacak?

Dünya yalnız kriz yaşamıyor, yön duygusunu da kaybediyor

Dünya bugün yalnız yeni krizlerle karşı karşıya değil; aynı zamanda uzun süre kendisini taşıyan tarihsel yön duygusunu da kaybediyor. Soğuk Savaş sonrasında oluşan liberal küreselleşme düzeni, uzun yıllar boyunca kendi içinde neredeyse kaçınılmaz bir ilerleme fikri taşıyordu. Piyasa ekonomisinin yayılacağı, ekonomik entegrasyonun savaş ihtimalini azaltacağı, orta sınıfların büyüyeceği ve demokratik kurumların zaman içinde güçleneceği düşünülüyordu. Avrupa Birliği’nin genişlemesi, Dünya Ticaret Örgütü’nün büyümesi, Çin’in küresel ekonomiye entegrasyonu ve Amerikan güvenlik şemsiyesi altında şekillenen Atlantik sistemi bu iyimser tarih anlayışının parçalarıydı.

Bugün ise aynı dünya bambaşka kavramlarla düşünmeye başladı. Enerji güvenliği yeniden merkezî mesele haline geliyor. Devletler korumacılığa dönüyor. Teknoloji artık yalnız ekonomik rekabet değil, stratejik egemenlik meselesi olarak görülüyor. Savunma harcamaları yükseliyor. Küresel ticaret bloklara ayrılıyor. Ve belki de en önemlisi, Batı dünyasının kendi içinde hukuk, kurumlar ve demokratik denge üzerine ciddi bir kriz büyüyor.

Rusya-Ukrayna savaşı, Çin ile ABD arasındaki teknoloji ve ticaret rekabeti, Ortadoğu’da yeniden yükselen savaş riski ve İran krizi ilk bakışta birbirinden bağımsız gelişmeler gibi görünebilir. Oysa bütün bu olaylar aynı tarihsel dönüşümün farklı yüzleri olarak okunabilir. Dünya, 1990’ların ve 2000’lerin küreselleşme iyimserliğinden uzaklaşıyor; güç politikalarının, güvenlik kaygılarının ve jeopolitik rekabetin yeniden merkezî hale geldiği bir döneme giriyor.

Donald Trump’ın ikinci başkanlık dönemi bu dönüşümün yalnız sonucu değil, aynı zamanda hızlandırıcısı oldu. Çünkü Trumpizm yalnız bir siyasi hareket değil; kurumsal sınırlara kuşkuyla yaklaşan, uzmanlığı elitizm olarak gören ve siyaseti giderek daha fazla güç ilişkileri üzerinden okuyan yeni bir siyasal zihniyet biçimi yarattı. Bu nedenle bugün yaşanan mesele yalnız Amerika’daki bir yönetim değişikliği değildir. Daha büyük soru şudur: Batı dünyası, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurduğu kurumsal düzeni sürdürebilecek mi?

Bu soru yalnız Amerika veya Avrupa için geçerli değildir. Türkiye’nin bugünkü tartışmaları da bu küresel atmosferden bağımsız değildir. Merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasında büyüyen gerilim, hukuk devleti tartışmaları, Cumhuriyet kurumlarının işleyişine ilişkin kaygılar ve siyasal kutuplaşmanın derinleşmesi, dünya ölçeğinde yaşanan daha büyük dönüşümün yerel yansımaları gibi okunabilir. Çünkü dünya sertleştikçe, devletler yalnız dışarıda değil içeride de güç yoğunlaştırma eğilimine giriyor.

Fakat tam da bu nedenle Kasım 2026 ABD ara seçimleri sıradan bir seçim olmaktan çıkıyor. Eğer Trump ağır bir yenilgi alırsa, bu yalnız Kongre aritmetiğini değiştirmez; aynı zamanda son yıllarda dünyaya yayılan “kuralsız güç siyaseti” duygusunun ilk büyük geri çekilişi olarak da okunabilir. Böyle bir sonuç, demokratik sistemlerin hâlâ kendilerini yenileyebilme kapasitesine sahip olduğunu göstermesi bakımından Washington’ın çok ötesinde yankılar yaratabilir.

Belki de bugün asıl mesele Trump’ın siyasi geleceği değildir. Asıl mesele, dünyanın yeniden kurumsal akla dönüp dönemeyeceğidir.

Ukrayna Savaşı, Avrupa’nın Soğuk Savaş sonrasını bitirdi

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali Avrupa için yalnız askerî bir kriz yaratmadı. Aynı zamanda Soğuk Savaş sonrasında kurduğu ekonomik ve stratejik modelin sınırlarını görünür hale getirdi. Özellikle Almanya’nın modeli ucuz Rus enerjisine, Çin pazarına ve Amerikan güvenlik şemsiyesine dayanıyordu. Ukrayna savaşı bu üç sütunu aynı anda sarstı.

Rus gazının kesilmesi, Çin’in artık yalnız ekonomik ortak değil stratejik rakip olarak görülmeye başlanması ve Trump’ın NATO’ya yönelik sert çıkışları, Avrupa’nın onlarca yıl boyunca üzerine yaslandığı güvenlik ve ekonomik mimariyi aynı anda zayıflattı. Böylece Avrupa ilk kez çok daha temel bir soruyla yüzleşmeye başladı: Amerika’nın tam desteği olmadan kendi güvenlik ve ekonomik düzenini sürdürebilir miydi?

T24’te Akdoğan Özkan’ın “Avrupa’nın Budalalığı” yazısı tam da bu stratejik sıkışmaya dikkat çekiyordu. Avrupa’nın ucuz Rus enerjisinden koparken yüksek maliyetli Amerikan LNG sistemine bağımlı hale geldiğini ve bunun stratejik özerklik açısından ciddi sonuçlar doğurduğunu savunuyordu.

Ancak mesele yalnız enerji maliyetlerinden ibaret değil. Rusya-Ukrayna savaşı ilerledikçe Avrupa’daki tartışma güvenlik meselesi olmaktan çıkıp giderek daha büyük bir jeoekonomik sorgulamaya dönüşüyor. Avrupa’nın ucuz Rus enerjisinden koparken yüksek maliyetli Amerikan LNG sistemine yönelmesi, savunma harcamalarını dramatik biçimde artırması ve sanayisizleşme riskini göze alması, kıta içinde yeni bir huzursuzluk yaratıyor.

Akdoğan Özkan’ın “Avrupa’nın Budalalığı II” yazısı tam da bu çelişkiye dikkat çekiyor. Özkan’a göre mesele yalnız Avrupa’nın yanlış kararları değil; ABD’nin Avrupa’yı yeni jeopolitik döneme adım adım hizalamaya çalışmasıyla ilgili daha büyük bir stratejik dönüşüm. Avrupa bir yandan Rusya’dan koparılıyor, diğer yandan Çin’le ekonomik ilişkilerini sınırlandırmaya zorlanıyor; buna karşılık savunma harcamalarını hızla artırması bekleniyor.

Bu nedenle bugün Avrupa’da yaşanan kriz yalnız enerji krizi değildir. Aynı zamanda bir üretim modeli krizidir. Çünkü kıta, onlarca yıl boyunca üzerine kurduğu ucuz enerji–yüksek sanayi rekabeti dengesini kaybetmeye başlıyor. Özkan’ın dikkat çektiği “askerî Keynesyenizm” tartışması da tam burada önem kazanıyor. Avrupa ekonomisinin giderek daha fazla savunma harcamaları ekseninde yeniden yapılandırılması, refah devleti ile güvenlik devleti arasındaki dengenin yeniden kurulmasına yol açıyor.

Burada daha derin bir soru ortaya çıkıyor: Avrupa gerçekten stratejik özerklik mi kazanıyor, yoksa yeni büyük güç rekabetinin maliyetlerini paylaşacak şekilde yeniden mi konumlandırılıyor? Çünkü Washington açısından mesele yalnız Ukrayna savaşı değil; Çin’le uzun dönemli rekabetin yükünü Atlantik sistemi içine yayabilmek.

Son aylarda Avrupa’daki tartışma yalnız enerji maliyetleri, sanayisizleşme veya savunma bütçeleri ekseninde yürümüyor. Daha temel bir kaygı da büyüyor: Savaşın coğrafi ve siyasal sınırlarının nerede duracağı. Avrupa’nın doğu sınırlarında yaşanan çatışma artık yalnız Ukrayna’nın geleceğiyle ilgili değil; Avrupa’nın kendi güvenlik mimarisinin geleceğiyle ilgili görülüyor.

Akdoğan Özkan’ın “Avrupa’nın Budalalığı III” yazısı bu noktada yeni bir boyut ekliyor. Avrupa bugün yalnız ekonomik rekabet gücünü değil, aynı zamanda savaş-barış dengesini de yeniden düşünmek zorunda. Çünkü kıta ilk kez Soğuk Savaş sonrasında yeniden büyük güç çatışmasının doğrudan gölgesinde yaşama ihtimaliyle yüzleşiyor. Bu nedenle Avrupa’nın karşı karşıya olduğu mesele yalnız enerji maliyetleri veya savunma bütçeleri değildir; aynı zamanda yeni bir güvenlik düzeninin nasıl kurulacağı sorusudur.

İşte Avrupa’nın bugünkü stratejik bunalımı tam da burada ortaya çıkıyor. Avrupa artık yalnız ekonomik bir birlik değil; aynı zamanda jeopolitik aktör olup olamayacağını tartışan bir kıta haline geliyor. Ve belki de ilk kez, Soğuk Savaş sonrasında alıştığı güvenlik konforunun sona erdiğini kabul etmek zorunda kalıyor.

Trumpizm bir neden değil, daha büyük bir çözülmenin semptomu

Donald Trump çoğu zaman yalnızca sıra dışı bir siyasetçi veya Amerikan muhafazakârlığının radikal bir temsilcisi gibi tartışılıyor. Oysa Trump’ı yalnız kişisel özellikleri üzerinden okumak, onu mümkün kılan tarihsel zemini gözden kaçırmak anlamına gelir. Trump belki de neden değil sonuçtur. Asıl mesele, Soğuk Savaş sonrasında ortaya çıkan liberal düzenin toplumsal........

© T24