Saltanatın sonu: Çöküş dönemlerinde devletler kime güvenir?
İmparatorlukların son dönemleri çoğu zaman yalnızca askerî yenilgilerle değil, meşruiyet krizleriyle belirlenir. Sultan Vahdettin dönemi de bu açıdan yalnızca tarihsel bir kişilik tartışması değil; devlet, toplum, dış destek ve siyasal meşruiyet arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu gösteren önemli bir laboratuvar niteliği taşır.
Bir İmparatorluğun Son Psikolojisi
Turan Akıncı’nın “Saltanatın Sonu: Sultan Vahdettin Dönemi, Ülkeden Kaçış ve Sürgünde Ölüm” adlı kitabı, Osmanlı İmparatorluğu’nun son hükümdarı Sultan Vahdettin’in iktidar yıllarını ve sürgüne uzanan süreci yeniden gündeme taşıyor. Kitap yalnızca bir biyografi değil; aynı zamanda bir çözülme döneminin siyasal psikolojisini anlamaya çalışan bir çalışma.
Bugün Türkiye’de Vahdettin tartışmaları çoğu zaman sert ideolojik kutuplar içinde yürütülüyor. Bir tarafta onu doğrudan “ihanet” kavramı üzerinden değerlendiren yaklaşım; diğer tarafta ise “çaresiz hükümdar” ya da “gizli direniş destekçisi” olarak yorumlayan çizgi bulunuyor. Oysa tarihsel meseleleri yalnızca ahlâkî hükümlere indirgemek çoğu zaman daha derin yapısal sorunları görünmez hâle getiriyor.
Asıl önemli soru belki de şudur: Büyük bir devlet çözülürken siyasal elitler nasıl düşünür? Güvenlik duygusu hangi kaynaklarda aranır? Toplumsal meşruiyet mi daha belirleyicidir, yoksa büyük güçlerin desteği mi?
1918 sonrası İstanbul’un ruh hâli biraz da bu sorular etrafında şekillendi.
İstanbul’un güvenlik arayışı
Mondros Mütarekesi’nin ardından Osmanlı yalnızca askerî olarak yenilmiş değildi. Devletin karar alma kapasitesi parçalanmış, ekonomi çökmüş, başkent fiilen işgal edilmiş, bürokratik düzen ağır bir moral kaybı yaşamıştı.
Böyle dönemlerde siyasal aktörler çoğu zaman “en az kayıpla ayakta kalma” refleksiyle hareket eder. Vahdettin ve çevresindeki yönetici kadroların önemli bir bölümü de İngiltere ile kurulacak bir uzlaşının hanedanı ve devleti sınırlı da olsa koruyabileceğine inanıyordu.
Bu yaklaşım yalnızca Osmanlı’ya özgü değildi. Tarih boyunca çözülme yaşayan birçok rejimde benzer refleksler görüldü. İç meşruiyet zayıfladığında, dış destek çoğu zaman “son güvenlik alanı” gibi algılanabiliyor.
Ankara’da şekillenen hareket ise farklı bir meşruiyet anlayışı geliştirdi. Gücünü dış destekten değil, toplumsal mobilizasyondan ve yeni bir siyasal egemenlik fikrinden almaya çalıştı.
Bu durum, İstanbul’daki bütün devlet kadrolarının aynı düşündüğü anlamına gelmiyordu. İşgal ortamında saray, hükümet, ordu ve bürokrasi içinde farklı eğilimler vardı. Anadolu’daki direniş ihtiyacını gören askerî çevreler de bulunuyordu. Hasan Bülent Kahraman’ın dikkat çektiği gibi, Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’ya gönderilmesi sonuçta devletin aldığı resmî bir karardı. Ancak kısa süre içinde bu hareketin merkezî otoritenin öngördüğü sınırları aşarak bağımsız bir siyasal meşruiyet üretmesi, tarihsel sürecin yönünü değiştirdi. Böylece mesele yalnızca “bir görevlendirme” olmaktan çıktı; çöken bir imparatorluğun içinden yeni bir siyasal merkez doğmaya başladı.
Bu nedenle mesele yalnızca askerî mücadele değildi; devletin hangi temelde yeniden kurulacağı sorusuydu.
Cumhuriyet’in kuruluş süreci de biraz burada ayrıştı. Ankara hareketi yalnızca askerî başarı üretmedi; aynı zamanda siyasal egemenliğin kaynağını yeniden tanımladı. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” cümlesinin tarihsel ağırlığı tam da buradan gelir.
Ali Kemal olayı ve korkunun siyaseti
1922 sonbaharında yaşanan Ali Kemal olayı, İstanbul’daki çözülme psikolojisini anlamak açısından sembolik bir dönüm noktasıydı. Damat Ferit hükümetlerinin önde gelen isimlerinden olan ve Millî Mücadele’ye sert muhalefetiyle bilinen Ali Kemal’in İzmit’te linç edilmesi, yalnızca bireysel bir trajedi değil; aynı zamanda eski rejim çevrelerinde büyük bir korku dalgası yarattı.
Bu olayın Vahdettin üzerinde de derin etkiler bıraktığı sıkça vurgulanır. Çünkü artık mesele yalnızca siyasî iktidarın kaybı değildi; fiziksel güvenlik sorunu da belirginleşmişti. Ankara ordularının ilerlediği, İstanbul’daki dengelerin çözüldüğü bir ortamda saray çevresi geleceğini belirsizlik içinde görmeye başladı.
Nitekim Vahdettin’in kısa süre sonra bir İngiliz savaş gemisiyle İstanbul’dan ayrılması biraz da bu psikolojinin sonucuydu. Burada dikkat çekici olan yalnızca ayrılışın kendisi değil, sonrasındaki sürgün hayatıdır.
Çünkü sürgün yılları aslında büyük bir yalnızlık hikâyesidir.
Bir hükümdarın sürgünü
Vahdettin’in sürgün hayatı çoğu zaman sanıldığından daha dramatik geçti. 17 Kasım 1922’de İngiliz zırhlısı Malaya ile İstanbul’dan ayrıldığında, yalnızca tahtını değil, dayandığı siyasal zemini de kaybetmiş durumdaydı. Bundan sonrası artık bir hükümdarın değil, kendisine güvenli bir sığınak arayan sürgün bir siyasal figürün hikâyesiydi.
İlk durak Malta oldu. Ancak Malta bir “ev” değil, İngiliz koruması altında geçici bir güvenlik alanıydı. Buradan sonra başlayan yolculuk ise aslında Osmanlı sonrası dünyanın yeni siyasal haritasını da gösteriyordu.
Malta’dan ayrıldıktan sonra Süveyş........
