menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir dönemin sonu, bir dönemin başlangıcı: Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında muhalefetin yeni arayışı…

29 0
02.07.2026

Cumhuriyet'in ikinci yüzyılına girerken Türkiye yalnızca yeni bir yüzyıla değil, aynı zamanda yeni bir siyaset dönemine de adım atıyor. 2023 seçimleri, sadece iktidarın yeniden kazanıldığı bir seçim değil; yirmi yılı aşkın süredir devam eden bir muhalefet anlayışının da tarihsel sınırlarına ulaştığını gösteren kırılma noktası oldu. Bugün tartışılması gereken mesele artık yalnızca bir lider değişimi değil; siyaset yapma biçiminin, muhalefet anlayışının ve Cumhuriyet'in gelecek tasavvurunun nasıl yeniden kurulacağıdır.

Bir seçimden daha fazlası

Demokratik ülkelerde bazı seçimler yalnızca hükümetleri değiştirir; bazı seçimler ise siyasal dönemleri kapatır. Türkiye açısından 14 ve 28 Mayıs 2023 seçimleri ikinci kategoriye giriyor. Sandıktan çıkan sonuç yalnızca Cumhurbaşkanı'nın yeniden seçilmesini sağlamadı; aynı zamanda muhalefetin yaklaşık on beş yıldır inşa ettiği stratejinin toplumsal karşılığının beklenenden çok daha sınırlı olduğunu da ortaya koydu. Seçim gecesi yaşanan hayal kırıklığı yalnızca oy oranlarıyla açıklanabilecek bir psikolojik kırılma değildi. Toplum, muhalefetin iktidar alternatifi üretme kapasitesini yeniden sorgulamaya başlamıştı.

Bu nedenle 2023 seçimlerini sadece "kaybedilmiş bir seçim" olarak okumak eksik kalır. Asıl önemli olan, bu seçimin Türkiye'de muhalefet siyasetinin bütün varsayımlarını tartışmaya açmış olmasıdır. Hangi dil kullanılmalıydı? Hangi toplumsal kesimlerle nasıl ilişki kurulmalıydı? Devlet, güvenlik, ekonomi ve dış politika konularında toplumun beklentileri doğru okunabilmiş miydi? Bu soruların hiçbirisi artık ertelenebilir değildir.

Cumhuriyet'in ikinci yüzyılı, birinci yüzyıldan farklı olarak yalnızca ideolojik rekabetin değil; aynı zamanda yönetebilme kapasitesinin sınandığı bir dönem olacaktır. Seçmen artık yalnızca neye karşı olunduğunu değil, neyin nasıl yapılacağını görmek istemektedir. Dolayısıyla yeni dönemin temel anahtarı, itiraz etmekten çok ikna etmek; eleştirmekten çok güven vermek olacaktır.

Kemal Kılıçdaroğlu'nun tarihsel rolü

Her siyasal lider, kendi döneminin imkânları ve sınırlılıkları içinde değerlendirilmelidir. Kemal Kılıçdaroğlu da bunun istisnası değildir. Türkiye siyasetinde uzun yıllar boyunca kutuplaştırıcı söylemin egemen olduğu bir dönemde daha yumuşak, daha uzlaşmacı ve daha kapsayıcı bir dil geliştirmeye çalıştı. "Helalleşme" kavramını siyasal literatüre taşıması, farklı toplumsal kesimlerle diyalog kurma çabası ve farklı ideolojik gelenekleri aynı masa etrafında buluşturabilmesi küçümsenecek başarılar değildir.

Gerçekten de Altılı Masa, Türkiye siyasal tarihinde kolay kurulabilecek bir yapı değildi. Milliyetçiler, muhafazakârlar, sosyal demokratlar, liberaller ve merkez sağ gelenek ilk kez bu ölçüde geniş bir demokratik ittifak zemini oluşturabildi. Bu yönüyle Kılıçdaroğlu, CHP'nin uzun yıllardır taşıdığı siyasal yalnızlığı önemli ölçüde azaltmayı başardı. Partiyi daha geniş toplumsal kesimlerle konuşabilir hâle getirdi ve CHP'nin tarihsel bagajının önemli bir bölümünü hafifletti.

Ancak siyaset yalnızca iyi niyetin veya uzlaşma arayışının sanatı değildir. Nihayetinde demokrasilerde liderlerin en temel sınavı seçim kazanabilme ve iktidar oluşturabilme kapasitesidir. Bir siyasal liderin tarihsel mirası yalnızca kurduğu ittifaklarla değil, bu ittifakları toplumsal çoğunluğa dönüştürüp dönüştüremediğiyle de ölçülür. İşte Kılıçdaroğlu'nun siyasal kariyerinin en temel açmazı tam da burada ortaya çıkmaktadır.

Muhalefetin tükenen paradigması

Bugün geriye dönüp bakıldığında görülen tablo oldukça nettir. Muhalefet uzun yıllar boyunca iktidarın yıpranmasının kendisini doğal olarak iktidara taşıyacağı varsayımıyla hareket etti. Oysa demokratik siyasette iktidarlar yalnızca rakibin hatalarıyla değişmez; seçmenin geleceğe ilişkin umutlarını kim daha güçlü temsil ediyorsa iktidar ona yönelir.

Türkiye seçmeni son yirmi yılda defalarca önemli ekonomik krizler yaşadı. Enflasyon yükseldi, gelir dağılımı bozuldu, hukuk devleti tartışmaları derinleşti, gençlerin gelecek kaygıları arttı. Buna rağmen muhalefet bu toplumsal hoşnutsuzluğu kalıcı bir siyasal güven ilişkisine dönüştürmekte zorlandı. Bunun temel nedeni yalnızca iletişim eksikliği değildi. Daha derinde, Türkiye'nin değişen sosyolojisini okuyamayan bir siyaset anlayışı bulunuyordu.

Artık seçmen sadece "iktidar değişsin" demiyor; aynı zamanda "yerine kim gelecek ve ülkeyi nasıl yönetecek?" sorusunun da ikna edici biçimde cevaplanmasını bekliyor. Cumhuriyet'in ikinci yüzyılı tam da bu nedenle yeni bir muhalefet dilini zorunlu kılıyor.

Belki de 2023 seçimlerinin en önemli sonucu budur: Türkiye'de siyasal rekabet artık yalnızca iktidarla muhalefet arasında değil, aynı zamanda eski muhalefet anlayışı ile yeni muhalefet anlayışı arasında yaşanmaktadır. Gerçek değişim, önce muhalefetin kendi içinde gerçekleşmeden Türkiye'nin siyasal dengelerinin değişmesi de kolay görünmemektedir.

Bir liderin muhasebesi: Kemal Kılıçdaroğlu neden başaramadı?

Siyasette en zor yapılan değerlendirme, bir lideri aynı anda hem hakkaniyetle hem de eleştirel biçimde analiz edebilmektir. Türkiye'de Kemal Kılıçdaroğlu üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü de bu nedenle iki uç arasında sıkıştı. Bir tarafta onu bütün başarısızlıkların tek sorumlusu ilan edenler, diğer tarafta ise her eleştiriyi haksızlık olarak görenler vardı. Oysa tarih, siyasetçileri ne sevenlerinin ne de karşıtlarının gözünden yazar. Tarih, sonuçlara bakar. Sonuçlar ise çoğu zaman iyi niyetlerden daha belirleyicidir.

Kemal Kılıçdaroğlu, 2010 yılında CHP Genel Başkanlığı'nı devraldığında partisi uzun süredir iktidar alternatifi olarak görülmüyor, belirli bir toplumsal tabana sıkışmış bir görünüm sergiliyordu. On üç yılı aşan genel başkanlığı boyunca CHP'nin dilini yumuşattı, muhafazakâr seçmenle konuşmaya çalıştı, Kürt seçmenle temas kurdu, merkez sağdan isimlere kapıyı açtı ve "helalleşme" söylemiyle Cumhuriyet tarihinin en cesur siyasal yüzleşme girişimlerinden birini başlattı. Bunların her biri, Türkiye siyasetinde önemli kırılmalardı.

Ancak siyasal liderlik yalnızca dönüşüm başlatmak değildir; o dönüşümü iktidara taşıyabilmektir. Demokrasilerde başarı, niyet ile değil sonuç ile ölçülür. Kılıçdaroğlu'nun siyasal kariyeri tam da bu nedenle paradoksaldır. Muhalefeti genişletmeyi başarmış, fakat çoğunluğu oluşturamamıştır. İttifakı kurmuş, fakat iktidarı alamamıştır. Toplumsal kutuplaşmayı azaltmaya çalışmış, fakat seçmenin değişim beklentisini sandığa yansıtamamıştır.

Bu başarısızlığın nedeni tek bir stratejik hata değildir. Asıl sorun, zaman içinde oluşan siyasal karar alma kültürüdür. Uzun süre aynı kadrolarla çalışan bütün büyük partilerde görülen bir olgu CHP'de de ortaya çıkmıştır. Lider merkezli karar alma mekanizması, farklı görüşlerin yeterince tartışılmasını engellemiş; eleştirel değerlendirmeler zamanla sadakat testine dönüşmüştür. Böyle ortamlarda liderler giderek daha az itiraz duyar, daha çok onay alırlar. Bu durum yalnızca CHP'ye özgü değildir; siyaset biliminin iyi tanımladığı kurumsal bir eğilimdir.

2023 Cumhurbaşkanlığı adaylığı süreci bunun en çarpıcı örneğiydi. Kamuoyu araştırmalarının önemli bir bölümü farklı adayların daha yüksek kazanma ihtimaline işaret ederken, adaylık tartışması giderek teknik bir değerlendirme olmaktan çıktı ve kişisel bir meşruiyet meselesine dönüştü. Böylece "Kim kazanır?" sorusunun yerini "Kimin hakkıdır?" tartışması aldı. Oysa demokratik siyasette adaylık bir ödül değil, seçim kazanmak için kullanılan bir araçtır. Araç ile amaç birbirine karıştığında stratejik hata kaçınılmaz hâle gelir.

Üstelik siyaset yalnızca rakibi eleştirme sanatı değildir; toplumun geleceğine ilişkin güçlü bir hikâye kurabilme sanatıdır. Muhalefet, ekonomik krizleri, hayat pahalılığını, hukuk devleti tartışmalarını ve kurumsal aşınmayı başarıyla gündeme taşıdı. Ancak seçmenin önemli bir bölümü, iktidar değiştiğinde devletin nasıl yönetileceğine ilişkin aynı ölçüde güçlü bir güven duygusu hissedemedi. Güven, yalnızca programlardan değil; liderlik algısından, ekipten ve kriz yönetme kapasitesinden doğar.

Burada belki de en kritik nokta şudur: Türkiye seçmeni değişim istemiyordu demek doğru değildir; değişimin yönetilebilir olmasını istiyordu. Seçmen açısından "değişim" ile "belirsizlik" arasındaki çizgi yeterince net çizilemediğinde, insanlar çoğu zaman bildikleri düzeni bilmedikleri bir geleceğe tercih ederler. Siyaset psikolojisi literatürü bunun istisna değil, kural olduğunu göstermektedir.

Kılıçdaroğlu'nun en büyük talihsizliği belki de tam burada yatmaktadır. O, Türkiye'nin en geniş muhalefet koalisyonunu kurduğu anda, aynı zamanda kendi siyasal sermayesini de tüketmeye başlamıştır. Çünkü genişleyen ittifakın yarattığı enerji giderek liderin şahsında yoğunlaşmış, seçim yenilgisi ise doğal olarak aynı şahısta toplanmıştır. Tarihin ironisi bazen budur: En büyük başarınız, aynı zamanda en büyük sorumluluğunuz hâline gelir.

Seçim sonrasında ortaya çıkan tartışmalar da bu nedenle yalnızca bir genel başkan tartışması değildi. Asıl tartışılan şey, muhalefetin siyaset yapma biçimiydi. Türkiye'nin değişen demografisi, kentleşmesi, gençleşmesi, dijitalleşmesi ve yeni orta sınıfları eski siyasal reflekslerle okunamazdı. Toplum hızla değişirken muhalefetin kurumsal refleksleri aynı hızda değişemedi. Bunun bedeli yalnızca bir seçim yenilgisi değil, aynı zamanda uzun yıllar boyunca biriken toplumsal umudun önemli ölçüde yıpranması oldu.

Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bir liderin başarısızlığı ile tarihsel katkısı aynı anda var olabilir. Siyaset siyah ile beyaz arasında işlemez. Nasıl ki Winston........

© T24