Prof. Dr. Ayşen Uysal: Geleceğini kendi ülkesinde görenler ses çıkarıp taleplerde bulunuyor, başka ülkelerde görenler susuyor ve gidiyor
Ağırlıklı olarak siyaset sosyolojisi ve toplumsal hareketleri inceleyen Prof. Dr. Ayşen Uysal, akademik serüvenini Ankara'da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Paris Panthéon-Sorbonne Üniversitesi'ne uzanan derin bir çizgide şekillendirdi. Uzun yıllar emek verdiği Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde edindiği birikimini sokağın, protestonun ve meydanların dilini anlamak ve anlatmak için kullandı.
Türkiye'deki siyasi parti ağlarını mercek altına aldığı, Oğuz Topak ile yazdığı Particiler adlı eseriyle yerel siyasetin perde arkasındaki toplumsal örüntüleri ustalıkla deşifre etti. Sokağın sesini ve direniş estetiğini akademik bir titizlikle harmanladığı kapsamlı çalışması Sokakta Siyaset başlıklı kitabı ise yalnızca Türkiye'de yankı bulmakla kalmadı, 2019 yılında Fransızca basılarak uluslararası bir literatür mirasına dönüştü. Sosyal aktivizm ile iktidar ilişkilerini inceleyen çalışmalarıyla tanınan Uysal, toplumsal hafızanın ve sivil hareketlerin izini sürmeye devam ediyor.
Uysal, T24’ten Fulya Canşen’in sorularını yanıtladı.
Son yıllarda gençler, Z kuşağı, dünyanın pek çok ülkesinde çeşitli sebeplerle sokağa çıkıyor. Şu anda özellikle Avrupa ülkeleri bu protestolar ile gündemde. Ben Sırbistan’dan başlamak istiyordum. İki yıldır hükümeti protesto eden gençler, Vucic hükümetini adeta alaşağı ettiler. Bu bir yandan çoğu genç için umut oldu. Umut yerine, lideri olmayan bir hareket olduğu, gençlerin kurduğu partinin siyaset deneyimi bulunmadığı gibi argümanlarla şüphe yaratanlar da var. Sen nasıl değerlendirirsin Sırbistan’daki başarıyı?
Sırbistan’da yaşananlar son yılların en ilginç deneyimlerinden biri. Zira, söz konusu olan sadece protesto eylemleri değil, aynı zamanda toplumsal muhalefetin siyasal muhalefeti doğrudan biçimlendirmesiyle karşı karşıyayız. Öğrenciler seçimlerde doğrudan kendi listelerini çıkardı ve listeleri seçimin galibi oldu. Öğrencilerin buradaki rolü listelerde yer almaktan ziyade kapı kapı dolaşıp listede yer alan adayların seçim kampanyalarını yürütmek oldu. Öğrencilerin kendi seçim listelerini siyasetin profesyoneli olmayan kişilerden oluşturmalarını, profesyonel siyasetçilere karşı duruşları olarak okuyabiliriz. 2019 yılında Lübnan’da akaryakıt zamlarına ve yeni vergilere karşı protestolardan yine aynı yıl Fransa’da başlayan Sarı Yelek eylemlerine kadar uzanan bir coğrafyada ve uzun bir süredir temsili demokrasiye ve siyasetin profesyonellerine sokaklardan yükselen güçlü bir itiraz var. Sırbistan’daki durum, itirazın ötesine geçip çözüm sunmaya ve başarıya ulaşmaya örnek teşkil ediyor. “Bizim can alıcı sorunlarımıza duyarsız kalırsanız, biz de sokaktan parlamentoya girer bizzat meseleleri ele alırız” mesajı veriliyor. Sırbistan örneği diğer yandan da sokakta siyaset ile parlamentoda siyaset arasındaki diyalektik ilişkiyi gözler önüne seriyor.
Durum bu olmakla birlikte, siyaset bilimci gözlüğümle dikkatimi çeken bir husus var. O da adayların çoğunluğunun doktor, eczacı, öğretim üyesi olması. Ayrıca sanatçılar ve sporcuların listede yer almasını da buna ekleyebiliriz. Birinci grupta yer alanlar, Max Weber’in 19. yüzyılın sonlarından itibaren siyasetteki dönüşümü açıklamak için sözünü ettiği ve mülk sahibi eşrafların yerini alan “siyasetin yeni profesyonelleri” olarak adlandırdığı meslek grupları, yani eğitimli orta sınıflar. Weber’in bu tespitinden yola çıkacak olursak, Sırbistan’da siyasetin işleyişinde bir süreklilik olduğunu, radikal bir değişim olmadığını söyleyebiliriz. İkinci grup ise, bize medyanın siyaseti biçimlendirici gücü ile ilgili tartışmaları hatırlatıyor. “Tanınmışlık” kriterinin, aday belirleme süreçlerinde siyasal angajman ya da ideolojik netliğin yerini alması meselesinden söz ediyorum. Aday belirlemedeki bu kriterler bize Sırbistan’da temsili demokrasinin yerleşik işleyişi açısından önemli bir kırılma olmadığını gösteriyor.
Sokaktan parlamentoya uzanan yolu göstermesi bakımından Sırbistan başarısı önemli bir örnek ancak tek örnek değil. Meksika’da da örnekleri var. Kısacası Sırbistan, toplumsal hareketlerin kurumsallaşıp temsil niteliği kazandığı güncel örneklerden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Fransa’yı yakından tanıyorsun. Fransa’daki gençlik hareketi en çok konuşulanlar arasında. Öğrencilerin eğitim sorunlarını protesto etmek için başlattığı hareket, barınma, hayat pahalılığı, gelecek kaygısı hisseden gençlerin sokağa çıkmasıyla büyüdü. Fransızlarda yerleşmiş bir protesto kültürü var. Bugünkü protestolar neye evrilir?
Fransa’daki eylemler her ne kadar lise öğrencilerinin eğitim koşullarındaki kötüleşmeyi protesto etmek için başlamış olsa da kısa sürede üniversitelere ve oradan da toplumun daha geniş kesimlerine genişledi. Bu genişleme Fransa’da itiraz kültürünün ve dolayısıyla da protesto eylemlerinin önemli bir özelliği. Toplumun farklı kesimlerinin birlikte hareket etmesi, eylemcilerin taleplerinin genişlemesini de beraberinde getirdi. Eylemler, hayat pahalılığı ve kamu hizmetlerinin bütçe kısıtlamaları ve neoliberal politikalardan ötürü nitelik kaybına uğraması gibi, toplumun daha geniş kesimlerini ilgilendiren taleplere yöneldi, eğitimle ilgili meselelerin ötesine geçti. Bir de özelde barınma sorununa değinmek isterim, çünkü bu eğitim yılının başında önemli sayıda öğrencinin barınma sorununu çözemediği için üniversitelere kayıt yaptıramadığına dair yazılı ve görsel basında çok sayıda haber yapıldı. Özellikle Paris’te can yakıcı meselelerden biri bu. Kaldı ki sadece öğrencileri ilgilendiren bir sorun da değil, maaşların düşük olmasından ve arzın sınırlılığından ötürü birçok toplumsal kesimi etkiliyor. Bugün İtalya’da da maaşların düşüklüğü itirazların merkezinde. Hayat pahalılığı da buna ekleniyor. Fransa maaşların Avrupa’da en düşük seyrettiği ülkelerden biri. Bu uzun süredir itirazlara yol açıyor.
Burada iki noktaya daha özellikle dikkatinizi çekmek isterim. Bunlardan ilki, Fransızlar için kamu hizmeti çok kıymetli bir şey, adeta kutsal ve dokunulmaz. Kamu hizmetinin tahrip edilmesi toplumda en fazla tepki uyandıracak şeylerden biri. Bunun altını çizmek önemli çünkü Türkiye gibi kamu hizmetlerinin özelleştirildiği ya da içinin boşaltıldığı bir ülkeden bakınca bunun öneminin anlaşılması biraz güç olabiliyor. İkincisi, sizin de söylediğiniz gibi, Fransa’da protesto kültürü var. Yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan bir itiraz repertuvarı bu. Ancak, eylemlerin anayasal bir hak olduğunu ve siyasal katılım pratiklerinin ayrılmaz bir parçası olduğunu, hatta oy vermekle aynı statüde kabul edildiğini de unutmamak lazım. Eylemler, ayaklarla oy vermek gibi düşünülüyor. O nedenle de Fransa örneğinde, hükümetlerin de son dönemlerde getirilen yasaklara ve kısıtlamalara rağmen, bu konuda kafasına estiği gibi davranması daha zor.
Eylemler daha şimdiden 2027 baharında yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kampanyalarının seyrini ve dengelerini değiştirdi. Bir yandan, Boyun Eğmeyen Fransa (France Insoumise) Hareketini ve adayı Jean-Luc Mélenchon’u siyaset sahnesinde daha da güçlü bir aday haline getirdi. Gençler arasında Mélenchon’a destek arttı. Buna karşılık da şiddet görüntülerinden........
