menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Trump’ın baskısı altında Meksika: Kartel liderini devirmek neyi değiştirecek?

19 0
01.03.2026

Meksika güvenlik güçlerinin ülkenin en çok aranan kartel lideri “El Mencho” lakaplı Nemesio Oseguera Cervantes’i öldürmesi, Trump’ın Latin Amerika üzerinde giderek artan baskılarının bir sonucu olarak görülmeli.

Uyuşturucu baronu El Mencho, sadece Meksika’da değil ABD’de de en çok arananlar listesindeydi. Trump, iktidara geldiği ilk dönemden itibaren Meksika hükümetini “uyuşturucuya karşı savaşta” gerekli adımları atmamakla ve kartellere karşı pasif kalmakla suçluyordu. Trump’a göre ülkesinde uyuşturucunun, bilhassa da “yoksulların uyuşturucusu” olarak bilinen ucuz sentetik uyuşturucuların giderek artmasının tek sorumlusu Latin Amerikalı çetelerdi. Dolayısıyla narko-teröristlere karşı ABD ile iş birliği yapmayanlar bunun sonuçlarını ödeyeceklerdi.  

Monroe Doktrini’ne işaret eden Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin yayımlandığı Kasım 2025’ten itibaren, Washington’ın Meksika’ya ve bölge geneline yönelik baskıları iyice arttı. Venezuela müdahalesinin ardından Trump, sırada Meksika, Küba ve Kolombiya’nın olduğunu söylemişti. Bugün yaşananlar da tam olarak bunun göstergesi. Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun ABD özel güvenlik güçleri tarafından kaçırıldığı 3 Ocak 2026 tarihinin ne kadar önemli bir dönem noktası olduğu giderek daha iyi anlaşılıyor.

Sheinbaum’un Trump ile sınavı  

Haziran 2024 seçimlerinde oyların yaklaşık yüzde 60’ını alarak tarihi bir zafer kazanan ve Ekim 2024’te göreve başlayan Claudia Sheinbaum’un iktidarı, tam da Trump’ın ABD’de yeniden güç kazandığı bir döneme denk geldi.

Sheinbaum, Morena Partisi’nin kurucusu ve eski Devlet Başkanı Andrés Manuel López Obrador’un (AMLO) en sıkı takipçilerinden. AMLO’nun başlattığı “dördüncü dönüşüm” (4T) sürecini sahiplenen Sheinbaum, temel olarak sosyal adalet ve yoksullukla mücadele üzerine kurulu sol bir politik mücadele hattı izliyor.

Fakat bir yandan organize suç örgütlerinin yarattığı güvenlik krizi, diğer yandan dış politikada ABD’nin meydan okuması, Sheinbaum’u sınırlayan en temel meseleler olmaya devam ediyor.

Trump’ın gerek göçmen karşıtı sert söylemleri ve sınır duvarı projeleri gerekse de bir tehdit unsuru olarak sürekli gündeme getirdiği gümrük tarifeleri, Sheinbaum hükümetinin dış politikasını en başından beri zora sokuyor. 

ABD ile Meksika arasındaki ekonomik ilişkilerin tarihsel olarak birbirine ne kadar sıkı sıkıya bağlı ve iç içe geçmiş olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Trump’a meydan okumanın Sheinbaum açısından kolay bir mesele olmadığı daha iyi anlaşılabilir.

Yine de Sheinbaum’un yeri geldiğinde Trump’ın meydan okuyan tavrına aynı şekilde karşılık verebildiğini de söyleyebiliriz. Örneğin, Trump, Meksika Körfezi’nin adını “Amerika Körfezi” olarak değiştireceğini, yeni ismin “güzel bir tınısı” olduğunu söylediğinde Sheinbaum, Trump’a “Neden Kuzey Amerika’ya Meksika Amerika’sı demiyoruz? Kulağa hoş geliyor, değil mi?” şeklinde mizahi bir yanıt vermişti.

Özetle, Sheinbaum’un bugüne kadar ABD’ye yönelik politikasında benimsediği temel ilke şu şekildeydi: “İş birliği evet, teslimiyet asla!”

Trump’ın Latin Amerika’ya yönelik müdahaleci retoriğine karşılık olarak Sheinbaum her zaman çok zor bir dengeyi tutturmaya özen gösterdi: bir yandan ABD ile iş birliğine açık olduğu, diğer yandan da bu iş birliğinin teslimiyet içermediği mesajını vermeye çalıştı.

Ne var ki bugün gelinen noktada, Trump’ın tek yönlü ve müdahaleci politikaları giderek şiddetini artırmışken bu dengeyi korumanın artık mümkün olmadığı ortada. İş birliği ile teslimiyet arasındaki çizgi giderek kayboluyor.

Sheinbaum hükümeti, önce Küba’ya petrol sevkiyatını keserek çok büyük bir taviz verdi. Şimdi de “uyuşturucuya karşı savaşta” ABD’nin istediği adımları atarak bunu yapıyor.

Bu adımları atarken Sheinbaum aslında ABD baskısına ne kadar direndiğini göstermeye çalışıyor. Bir yandan Küba’ya petrol sevkiyatının yeniden başlaması için diplomatik girişimleri sürdüren Sheinbaum hükümeti, diğer yandan da bu süreçte yaptığı insani yardımlarla göz dolduruyor. Meksika donanmasına ait iki geminin abluka altındaki Küba’ya yüzlerce ton gıda ve hijyen malzemesi taşıması, elbette Trump’a karşı bir meydan okuma olarak görülebilir. Ancak Küba üzerindeki “enerji ablukası” sürdükçe Kübalılar için “karanlıktan çıkmak” mümkün olmayacak.

ABD kaynaklı bir istihbaratın ardından uyuşturucu baronu El Mencho’nun öldürülmesi de Sheinbaum açısından benzer bir stratejik hamle. Bu operasyon, elbette Trump’ın baskısıyla Meksika hükümetinin kartellere karşı savaş açmak zorunda kalışının bir sonucu. Ancak Sheinbaum tam da bu hamleyle ülkesinin üzerindeki Washington baskını hafifletmeye çalışıyor: “Meksika’yı kartellere karşı hiçbir şey yapmamakla suçlayamazsanız, bakın işte en çok aranan uyuşturucu baronunu öldürdük” şeklinde bir mesaj veriyor.

Bu mesaj gerçekten de Trump’ın bir süreliğine suçlamalarına ara vermesine yarayabilir ve Meksika’yı geçici olarak rahatlatabilirdi. Fakat El Mencho’nun öldürülmesi, Meksika’nın imajını tam tersi yönde etkilemiş ve ülkedeki güvenlik riskini artırmış gibi görünüyor. Liderlerinin öldürülmesinin ardından misilleme faaliyetlerine başlayan Jalisco Yeni Nesil Karteli (CJNG) mensubu grupların, Guadalajara olmak üzere Jalisco genelinde ve komşu eyalet Michoacán’da yolları kapatmaları, çok sayıda aracı ateşe vermeleri ve ana karayollarında barikatlar kurmaları, kuşkusuz devletin değil kartellerin gücünü göstermiş oldu.

Trump’ın baskıları ile kartel şiddeti arasında Meksika

El Mencho’nun öldürülmesinin ardından ülkeyi bir süreliğine kaosa sürükleyen şiddet olayları yaşanmasaydı, bu operasyon, Meksika hükümetinin “uyuşturucu kaçakçılığına vurduğu büyük bir darbe” olarak anılabilirdi. Ancak sadece lideri hedef alan “elebaşı stratejisinin” (kingpin strategy) ne kadar tehlikeli olduğunu bir kez daha görmüş olduk.

Bu stratejiye göre, lider ortadan kaldırıldığında örgüt zayıflar, dağılır ya da komuta zincirinin kırılmasıyla işlevsiz hale gelir. Ayrıca devletin caydırıcılık kapasitesi ortaya konmuş ve ABD gibi uluslararası aktörlere “kararlılık” mesajı verilmiş olur.

Bu strateji özellikle 2000’ler ve 2010’larda, Meksika devletinin kartellere karşı yürüttüğü “yüksek değerli hedef” (high-value target) operasyonlarının merkezinde yer almıştı. Ne var ki bu stratejinin beklenen sonucu vermediği anlaşılmış; 2018’de iktidara gelen solcu AMLO hükümeti de bu anlayışa son vermişti.

Lider öldürüldüğünde kartelin dağılmak yerine daha küçük, daha öngörülemez ve daha şiddet yanlısı fraksiyonlara bölündüğü Meksika örneğinde açıkça görünüyor. Bugün CJNG gibi “yeni nesil” olarak anılan karteller tam da 2010’larda ABD baskısıyla yürütülen operasyonların bir ürünü.

Bu noktada Mérida Girişimi’ni hatırlatmakta yarar var. ABD’nin 2000’li yılların başından itibaren Kolombiya’ya yaptığı operasyonlar kokain ticaretinin Meksika’da yoğunlaşmasına yol açmış; bunun üzerine Meksika Devlet Başkanı Felipe Calderón 2006’da George W. Bush yönetiminden yardım istemişti. Mérida Girişimi, iki hükümetin uyuşturucuya karşı savaştaki iş birliğinin ürünüydü.

Calderón’un uyuşturucu kartellerine savaş ilan ettiği 2006’dan 2010’un sonuna kadar Meksika’da 35 binden fazla insan uyuşturucuya bağlı şiddet yüzünden hayatını kaybetti. Özellikle Meksika’nın kuzey bölgelerinde, Sinaloa, Tijuana, Juárez, Michoacán ve Guerrero gibi eyaletlerde şiddet, sıradan insanların günlük yaşamının bir parçası haline geldi. Bu süreçte kadın cinayetleri de hızla artmaya başladı. İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 2011 raporu, Mérida Girişimi ile başlayan süreçte insan hakları ihlallerinin arttığını ortaya koyuyordu.

Mérida Girişimi’nden çıkarılması gereken dersler çok açık: devlet, bir çete liderini ortadan kaldırdığında belki geçici bir zafer kazanıyor. Fakat uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı ve kara para aklamaya dayalı suç ekonomisi devam ettiği için her seferinde mutlaka yeni liderler ortaya çıkıyor. O halde suçluyu değil, suçu yaratan koşulları ortadan kaldırmadıkça şiddet sarmalının içinden çıkmak mümkün olmuyor.

Sheinbaum tam da bu sebeple selefi AMLO’nun “Kurşun değil kucaklaşma” (Abrazos, no balazos) sloganıyla hayata geçirdiği güvenlik politikasını sürdürüyordu. Bu politika, kartellerle mücadelede doğrudan askerî baskıyı artırmak yerine, yoksulluk, eşitsizlik ve dışlanma gibi şiddetin yapısal nedenlerine odaklanmayı savunuyor.

AMLO döneminden bu yana gençler için geliştirilen istihdam ve staj programları, eğitim ve burs destekleri ile birlikte hayata geçirilen kırsal kalkınma projeleri tam da bu amaca hizmet ediyor.

Ancak kartellere karşı “savaş” dili yerine toplumsal barış ve yeniden entegrasyon vurgusu yapan bu politikaların sonuçlarını kısa dönemde görmek elbette mümkün değil. Suç oranlarının düşmesi ve kartellerin fiili kontrol alanlarının daralması uzun zaman alan süreçler.

Bunun yerine El Salvadorlu diktatör Nayib Bukele’ninki gibi “demir yumruk” söylemlerine sığınmak hem politikacılara hem de seçmenlere çok daha “cazip” geliyor. Latin Amerika’da son dönemde sağın yükselmesi ve ABD baskısının artmasıyla birlikte, “sosyal devlet” yerine “güvenlik devleti” iyice öne çıkmaya başladı.

Her ne kadar bu yazının sınırlarını aşan sınırlılıkları ve çelişkileri olsa da AMLO ve Sheinbaum’un sosyal devlet modeli, Bukele’nin güvenlikçi politikalarına karşı önemli bir alternatif sunuyor. Tam da bu yüzden Sheinbaum’un ABD’nin 1980’lerden beri dayattığı “uyuşturucuya karşı savaş” stratejilerine ve Trump’ın giderek artan baskılarına direnmesi sadece Meksika değil, tüm bölge açısından hayati önem taşıyor. 


© T24