menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Prof. Dr. Serdal Bahçe ile söyleşi: Trump sonrası küresel ekonomi nereye gidiyor?

16 1
25.01.2026

Diğer

T24 Haftalık Yazarı

25 Ocak 2026

Esra Akgemci ve Serdal Bahçe

21. yüzyıl önce bir “yalanlar çağı” olarak tanımlandı. Trump’ın dönüşü ile birlikte bu tanıma bir de “aptallık çağı” eklendi. Bugün, Batılı liderlerin bile mevcut dünya düzenini sorguladığı bir sürecin içinden geçiyoruz. Kanada Başbakanı Mark Carney “bir kopuşun içinden geçiyoruz” derken, Belçika Başbakanı Bart De Wever, Marksist düşünür Antonio Gramsci’nin “canavarların zamanı” tanımına atıfta bulunuyor.

Peki içinde yaşadığımız dönemin sorunları aptallıkla ya da delilikle açıklanabilir mi? Gerçekten anormal ve tuhaf zamanlardan mı geçiyoruz, yoksa içinde yaşadığımız gerçeklik kapitalizmin ta kendisi mi? Trump sonrası küresel ekonominin gidişatını Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Serdal Bahçe ile konuştuk.

- Serdal Hocam, merhaba. Sizinle küresel ekonominin mevcut durumu hakkında konuşmak istiyorum. ABD Başkanının kendisini “gümrük vergisi kralı” ilan ettiği ve diğer ülkeleri tarifelerle tehdit ettiği, anlaşılması zor zamanlardan geçiyoruz. Bugün serbest ticaret döneminin geride kaldığından, müdahaleci Keynesyen politikaların geri döndüğünden bahsediliyor. İlk olarak şunu sormak istiyorum: 2008 Küresel Ekonomik Krizi, bu açıdan bir kırılma noktası oldu mu?

Olmadı. Neden olmadı? Biz şimdi böyle genelde kriz dönemlerinde yeni bir safhanın açıldığını düşünürüz. Bu düşünce geleneğinin kökleri de tabii 1929 krizine kadar gider. Merkezde patlayan bir krizin, yol haritasını, patikayı değiştirdiğini varsayarız. Tabii elimizde “Keynesyen dönem” dediğimiz bir örnek var; iktisadi, toplumsal, küresel bir örgütlenme dönemi var. Oradan hareketle bir patikanın değişeceğini varsaydık. Bu yönde talepler de vardı. Yani 2007-2008 krizinden sonra hem dünyada akademik camiada “Bu artık böyle gitmez. Bir şey yapalım” gibi talepler ortaya çıkmıştı. Olmadı. Neden olmadı? Burada Keynesyen dönem kafamızı çok karıştırır. Keynesyen dönem kapitalizmin geniş tarihi içinde normal bir dönem değil. Bir anomali aslında. Hem toplumsal hem de ekonomik olarak çok olağanüstü şartların yarattığı bir dönemdi, Keynesyen dönem. Dolayısıyla tekrarlanabilmesi, onun bir yeni halini, bir “neo” halinin ortaya çıkabilmesi bu anlamda çok kolay gibi görünmüyor.

2007-2008 krizinin ertesini düşünelim. Aslında hiçbir şey değişmedi. Bu yönde talepler geldi; bunlar entelektüel, akademik hatta bazen siyasal taleplere de dönüştüler. Ama dünya ekonomisinin siyasi-ekonomik yapılanmasının kendisinde hiçbir değişiklik ortaya çıkmadı.

- Peki ABD ile Çin arasındaki ticaret savaşı neyi değiştirdi? ABD’nin Çin’e karşı gümrük duvarları örmesi, serbest ticaret anlayışının artık terk edildiği anlamına mı geliyor?

Serbest ticaret, bir ülkü olarak iki tarihsel dönemde çok öne çıktı. Biri 19. yüzyıl Britanya hegemonyası döneminde, diğeri de 1944’te Bretton Woods Anlaşması imzaladığı zamandı. Bu anlaşmanın metninde, “dünya ticaretinin serbestleştirilmesi” bir ibare olarak vardı. Yani hem İngiliz hem Amerikan emperyalizmi kendi iktidarları döneminde serbest ticaretçiliği bir ülkü olarak ortaya koydu. Bu onlar açısından çok normaldi. Çünkü ekonomik olarak en güçlü pozisyondaydılar. Yani hem sanayi üretimi hem ihraç pazarları hem de ticaret lojistiğini kontrolü anlamında en ilerideydiler.

Fakat bu ülküyü ortaya koyan ekonomiler hem ekonomik hem de toplumsal anlamda sıkıştıkları anda serbest ticaret ilkesini çok kolay bir şekilde bir kenara atabildiler. Mesela 19. yüzyılın son çeyreğinde İngiltere, kendi hegemonyasını tehdit eden Almanya ve ABD gibi rakipler ortaya çıkmaya başladığı andan itibaren serbest ticaretten uzaklaştı. Keza ABD,1944’te dünya ekonomisini yönetmenin ilkesi olarak ortaya koyduğu serbest ticaretçiliği hem Soğuk Savaş döneminde hem de Almanya ve Japonya’nın yükselişinden sonraki dönemde çok kolay rafa kaldırabildi.

Üstelik 1980’lerde, yeni liberal (neoliberal) dediğimiz dönemden sonra bile tam anlamıyla serbest ticaretçi miydi bu ülkeler? ABD kendi tarımını nasıl korudu? Fransa, Avrupa Birliği’nin bütün regülasyonlarına rağmen hem kendi tarımını hem de kendi küçük işletme sektörünü nasıl korudu? Hiçbir zaman tam serbest ticaretçi olmadılar.

Dünya kapitalizminin tarihi içinde korumacılıkla serbest ticaretçilik birlikte var oldular. Yani pür serbest ticaretçi bir dönem hiç olmadı, tıpkı pür bir korumacı dönem gibi. Kapitalizmi sadece pür bir ekonomik sistem olarak okumanın yarattığı bir zaaf bu. Kapitalizm, bizim düşündüğümüzden daha politik ve daha pragmatik bir sistem. Minareyi kılıfına yeri geldiğinde çok kolay uydurabilen bir sistem.

Onun için ABD şimdi Çin’e karşı gümrük tariflerini yükseltmeye çalışıyor. Yükseltti ama düşürdü tekrar. Yani Çin mallarının Amerikan pazarına erişimini sonsuza kadar engelleyemezsiniz. Bunu Trump da yapamaz. Çünkü son 20-30 yıldır Amerikan halkının refahını yaratan unsurlardan biri ucuz Çin malları. Sonsuza kadar bu halkı böyle bir tüketimden nasıl mahrum bırakacaksın? İçeride ortaya çıkabilecek toplumsal huzursuzluğu nasıl engelleyeceksin? Mümkün değil.

Bir de şunu söylemek önemli, politikacıların ağzından çıkanları sanki kolayca uygulanabilecek şeylermiş gibi algılıyoruz. Bu iş öyle olmuyor. Bir takım yapısal kısıtlar var. Tabii ki politikacıların aldığı kararlar önemli ama yapının kendisinden kaynaklanan kısıtlar da var. Şimdi böyle bir izolasyonu ABD sonsuza kadar sürdüremez. Hele Amerikan ekonomisinin şimdiki yapısını düşünürseniz, mümkün değil.

Geleneksel sektörlerde üretimin olmadığı bir ülkeden bahsediyoruz. Yani çimentoyu, demir-çeliği, kimyayı artık kendi başına üretemeyen bir ekonomiyle karşı karşıya. Şimdi ne kadar gümrük duvarı örebilirsin? Çok mümkün gibi görünmüyor. Yani şunu söylemeye çalışıyorum: bu adımların kendisi “pür bir serbest ticaretçi dönemi vardı da o bitiyor” anlamına gelmiyor. “Bir dönem bitti, bir dönem başlıyor” analizleri, sanki biraz kolaycı analizler. İşin özüne, tarihine çok inmeden yapılmış analizler gibi görünüyor bana.

- “Neoliberal dönem” için de benzer tartışmalar var. Neoliberalizmin sonuna geldiğimize ilişkin değerlendirmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tarihsel periodizasyon, yani tarihsel olarak dönemlere ayırma, sosyal bilimcilerde kaçınılmaz olarak çok yaygın: fordist dönem, post-fordist dönem gibi. Hatta Marksizm’de de var: rekabetçi kapitalizm dönemi, tekelci kapitalizm dönemi gibi. Tarihsel olarak dönemlere ayırma, toplumsal bilimler söz konusu olduğunda kaçınılamayacak bir adım. Ama bir tarafıyla da çok tehlikeli bir şey. Rekabetçi olduğunu düşündüğümüz dönemlerde tekelcilik de çok baskındır. Keza tekelciliğin baskın olduğu dönemlerde de rekabet bitmemiştir, hatta daha üst bir boyutta, daha geniş bir alan içinde ortaya çıkan bir dinamiğe dönüşmüştür. Dolayısıyla bu yorumları yaparken dikkat etmek gerekiyor.

Yeni liberalizm (neoliberalizm) bitiyor mu tartışması, yeni değil; 10-15 yıldır sürüyor. Yeni liberalizmin nasıl tanımladığına bağlı bu tartışma. Yeni liberalizmi basitçe, gümrük duvarları, sermaye hareketlerinin önündeki engeller, kur politikalarındaki belirli normlar olarak tanımlarsan, sanki bu yorumu yapanlar haklı gibi görünüyor.

Bu arada ben bu kavramın kendisine de artık çok şüpheyle yaklaşıyorum. Dediğim gibi bu periodizasyon ve bu periyotlara verilen isimler itibariyle bazıları hakkında çok şüphem var. Burada aslında nirengi noktamız, referans noktamız hep Keynesyen dönem. Ama önceden de söylediğim gibi o bir anomali aslında. Belki de anomali olmayan bizim “yeni liberal” dediğimiz dönem. Yani kapitalizmin özünü yaşıyoruz biz aslında.

Dolayısıyla özünde de, 19. yüzyıla geri gidersen, eğer sermayenin küresel örgütlenmesinin gerçek hali buysa, orada da korumacılıkla serbest ticareti aynı anda görüyorsun. Eğer bu perspektiften yeni liberalizm bitiyor mu diye sorarsak, ve eğer kapitalizmin özü buysa bitmiyor. Yani basitçe üç beş gümrük duvarıyla bitecek bir şey değil bu.

- Peki Bağımlılık Okulu perspektifinden bakarsak, bugün ABD’nin korumacılığa ihtiyaç duymasını nasıl açıklayabiliriz? Korumacılık, esas olarak ithal ikameci dönemde çevre ülkelerle ilişkilendirilen, bağımlılığı kırmaya yönelik bir strateji değil miydi?

Bağımlılık Okulu, uluslararası ticaretin hem mal-hizmet ticareti hem de sermaye ihracı kanalıyla “az gelişmiş” dediğimiz dünyanın az gelişmişliğini berkittiği, pekiştirdiği varsayımına dayanıyor. Bağımlılık Okulu’nun bazı yazarlarına göre ithal ikameci uygulamaların azgelişmiş ülkelerde bir bağımsız manevra alanı yaratabilirdi (Bazıları bu görüşe şüpheyle yaklaştılar). Aslında o dönem için bile çok doğru değildi.

Türkiye ile ilgili bir örnek vereyim. Neden o dönemki korumacılık ülkeyi yabancı sermayeden koruyamadı? Ya da o dönemki korumacılığa büyük küresel emperyalist merkezler niye eyvallah dedi? Mesela Dünya Bankası o zaman o tür korumacılığı çok besledi. Bütün bu kavramların altını tarihsel olarak doldurmak gerekli. Böyle basitçe “korumacılık var” ya da “serbest ticaret yok” anlamına gelmiyor. Mesela Fiat, Türkiye’ye geldi. Bir uluslararası, ulusötesi operasyona sahip bir küresel otomotiv devi olarak Türkiye’ye ortaklıkla TOFAŞ’ı kurdu. Yıllarca bu ülkede insanlara kuş isimli arabalar sattılar, değil mi? Bunların çok büyük bir kısmı Fiat’ın öyle ya da böyle merkezde, İtalya’da oluşturduğu tasarım ekibinin elinden, düşüncesinden çıkan ama üretimi Türkiye’de yapılan arabalardı. Şimdi o dönem mesela Fiat, Türkiye’de serbest ticareti istemezdi. Neden istemezdi? Çünkü içeride sağlam bir pazar var, yerleşmiş buraya, otomobil pazarını büyük ölçüde ele geçirmiş. Fiat da yabancı firma rekabeti istemezdi.

Şimdi hep aklımızda “uluslararası sermaye varken hep serbest ticaret olur” fikri var. Öyle olmuyor işte. Ya bu işin bir diyalektik tarafı var. O nedenle de “yüksek gümrük tarifesi varsa serbest ticareti yok” ya da “tarifeler serbest ticaretin arkasındaki güçleri kızdırıyor” türünden bakış açıları çok doğru değil. Bu çok pragmatik bir şey.

Bugün Çin’le ABD arasındaki savaş, bir “gümrük savaşı” gibi görünüyor. Ticaretin ötesine geçildiğinde şu anlaşılacaktır; ABD açısından da Çin açısından da bu savaşın sonsuza kadar sürdürülebilecek bir savaş olmadığı ortadadır. Çin bugün cari işlem fazlası vererek biriktirdiği fazla gelirin büyük bir bölümünü nerede tutuyor? Dolar cinsinden varlıklarda tutuyor. Çatışmanın arttığı son 5-10 yıldır bunlardan kurtularak başka paralarla ifade edilmiş varlıklara veya altına geçmeye dair bir irade var. Ama hâlâ trilyonlarca dolarlık ABD kökenli varlık tutuyor. Şimdi mesela Çin, Amerikan ekonomisinin çok ciddi bir zorluğa girerek doların tepe aşağı gitmesini ister mi? Bunların hızla değersizleşmesini sağlayacak bir politikaya angaje olur mu? Elbette çatışma var ama işte kapitalizm böyle bir şey. Çatışma........

© T24