Imagine: Yoko Ono İstanbul’da, NATO Ankara’da…
1973 yılının Nisan ayında Yoko Ono ve John Lennon bir basın toplantısı düzenleyerek yeni bir ülkenin kuruluşunu ilan ettiler: Nutopia. Bu ülkenin sınırı, pasaportu, toprağı yoktu. İki sanatçı, dünyanın bütün konsolosluklarına başvurup diplomatik dokunulmazlık istedi. Kimse onları ciddiye almadı. Nutopia bir devlet değil, kurumsal ve bürokratik absürtlüğün ortasına fırlatılmış bir sorunun ta kendisiydi. O günlerde Amerika’da yaşayan ikili kişisel bir araftaydı. Yoko Ono ilk eşinden dolayı Green Card’a sahipti ancak John Lennon İngiliz vatandaşı olduğu için Amerika’da oturum izni krizi yaşıyordu. Küresel bürokrasi, insanlığın en büyük iki ikonunu sınır çizgileriyle tehdit ediyordu.
Aradan geçen onlarca yıla rağmen ne savaşlar bitti ne bürokratik barikatlar ne de zorunlu göçler. Dünyanın hantal yapısı yerinde sayarken, Yoko Ono’nun en büyük talihsizliği dünyayla tanışma biçimi olarak kaldı.
Ona onlarca yıl boyunca "Beatles'ı dağıtan kadın" dediler. Dört yetişkin erkeğin yaratıcı, ekonomik ve kişisel krizleri yerine suç tek bir kadına yüklendi. Beatles'ın hikayesi bir popüler kültür günah keçisi yarattı. Oysa Beatles henüz ortada yokken Ono, çağdaş sanatın en radikal ve öncü isimlerinden biriydi. Manhattan'da aylık elli dolara kiralanan 112 Chambers Street’teki loftunda Marcel Duchamp'ın, Peggy Guggenheim’ın, Max Ernst'in ve John Cage'in yolunun kesiştiği, avangart sanatın kalbinin attığı o ikonik yerde üretiyordu. Amerika'da fazla Doğulu ve "yabancı" Japonya'da ise fazla Batılıydı. Zen'in boşluk ve sessizlik anlayışını New York'un asi ruhuyla buluşturdu. Ortaya çıkan şey ne Doğu'ydu ne Batı, tamamen kendisiydi. Hiçbir yere tam ait olamayan biri için ülkelerin sınırları anlamsız, insanlığın ortak, çıplak ve savunmasız halleri çok daha ilginçti.
Yoko Ono 1960'ta o loftu kiralayarak sanatı bir direniş alanına dönüştürdüğünde de dünya yanıyordu. Vietnam Savaşı manşetlerdeydi, Soğuk Savaş rüzgarları esiyor, Budapeşte'nin radyolarından "Kurtarın bizi" çığlıkları yükseliyordu. Sanatçılar savaşa ve haksızlıklara karşı estetik değil, doğrudan siyasi birer eylem olarak üretiyordu: Fluxus, kavramsal sanat, performans...
John Lennon ile yolları henüz kesişmemişti. Yoko Ono, 1964'te Cut Piece'i sundu. Sahneye oturdu, makası önüne bıraktı ve izleyicilerin kıyafetlerini parça parça kesmesine izin vererek sessizce bekledi. Feminist sanat henüz bir terim bile değilken, Ono o terimin pratiğini ve manifestosunu çoktan icat etmişti. Makası tutan el yalnızca seyirci değil, kadın bedeni üzerinde tahakküm kuran erkek egemen dünyanın da eliydi. Aynı yıl Grapefruit çıktı. Kitabın temel referans noktası, Ono’nun 1953 ile 1964 arasında yazdığı partisyonları içeren talimat parçalarıydı.........
