menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türk tipi otokrasiyi besleyip semirten iki kavram: Dışarıda ‘stabilitokrasi’, içeride ‘devlet aklı’

88 0
22.06.2026

Geçen haftaya damgasını vuran konulardan biri hiç şüphesiz Avrupa Parlamentosu’nun (AP) bu seneki Türkiye raporu oldu. Türkiye gelmekte olanı, raporun AP Genel Kurulu’nda oylanmasından beş gün önce bu köşede yayımladığımız Slovenyalı Parlamenter Vladimir Prebilic’in açıklamalarıyla öğrendi. Avrupa Parlamentosu’nun Adalet Bakanı Akın Gürlek’e Avrupa Birliği’nin “Küresel İnsan Hakları Yaptırım Rejimi” kapsamında yaptırım uygulanması çağrısı doğrudan sonuç doğuracak bir şey olmamakla birlikte Birlik içinde sessiz ve derinden yürüyen bir tartışmaya seviye atlatma potansiyeli taşıyor. Hükümet cenahı sürpriz olmayan biçimde Prebilic’i şahıs olarak itibarsızlaştırma ve Gazze soykırımı konusunda kifayetsiz kalan AB’nin ahlaki pozisyonunu sorgulama yoluna giderek asıl tartışmayı perdeleme çabasına girişti.

Oysa Prebilic Avrupa’nın daha ziyade seçilmişleri arasında uzundur kapalı kapılar ardında süren “Türkiye tartışmasının” ülkemiz içindeki otoriter rejimin el arttırmasıyla birlikte artık gizlenemez biçimde ortalığa dökülmekte olduğunun haberini veriyordu. Brüksel, Türkiye ile AB arasında 2016’ta imzalanan “18 Mart Mutabakatı”nı Suriye’deki iç savaş nedeniyle doğudan AB içine yönelen göç ve terör dalgalarıyla baş etmenin hızlı yöntemlerinden biri olarak gördü. Bu açıdan bakıldığında bizim kamuoyundaki adıyla “Mülteci Anlaşması” Avrupa Birliği’nin sınır kontrol sorumluluklarının dışsallaştırdı.

Vladimir Prebilic ile

Türkiye’nin Doğu’dan AB içine gelen sığınmacıların döndürüldüğü bir çeşit “taşeron ülke” olarak kullanılabiliyor olması Avrupa göç politikası açısından bir dönüm noktasıydı. Böylesi bir “kıyak” karşılığında Erdoğan’ın kendi ülkesi içinde yöneldiği antidemokratik rotaya karşı sessiz kalmayı çok da büyük bir bedel olarak görmediler. Üyelik görüşmelerinin zaten bir yere gittiği yoktu, iki taraf da bunun bilinciyle sadece kağıt üzerinde devam eden müzakere sürecini başka türlü pazarlıkların paravanı olarak kullanma konusunda sessizce uzlaştı. Avrupa Birliği’nin kuruluş felsefesiyle çelişen bu “al-ver”in karar alıcılar tarafından içeride nasıl meşrulaştırılıp aklandığını Prebilic şöyle anlatıyor: 

“Avrupa Birliği belli bir noktaya kadar bu oyunu Erdoğan’la siyasi oportünizm nedeniyle oynadı. Çünkü Türkiye’ye ihtiyaç vardı. Bir mülteci akını vardı, Suriye’de istikrarsızlık vardı, IŞİD ile mücadele vardı. Avrupa Birliği açısından Erdoğan ve Türkiye Ortadoğu’da bir çeşit ‘istikrar’ unsuru olarak görüldü. ‘Demokrasinin bazı unsurları zedeleniyor olsa da istikrar önemli’ diye bakıldı. Bana kalırsa kesinlikle yanlış bir yaklaşımdı. İkincisi, Trump öncesinde Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği'nin benzersiz bir ilişki vardı. Biz Avrupa tarafı olarak güvenlik konusunda biraz bedavacıydık. Amerikalılar güvenliği sağlardı, biz de onların güvenlik şemsiyesi altında olacağımızı bilirdik. Türkiye de NATO üyesi olarak bu şemsiyenin önemli bir üyesiydi. Bu yüzden de ‘demokratik sorunlara rağmen Türkiye’nin içerde olması gerekiyor’ diye bakıldı. ‘Hoş olmayan dosyaları açmayalım’ denildi.”

Vladimir Prebilic’in sözünü ettiği Avrupa oportünizminin Türkiye’de ve Batı Balkanlar’daki Sırbistan gibi bazı diğer AB üyeliğine aday ülkelere bakışı özetleyen bir kavram buldu bazı Avrupalı akademisyenler; “stabilitokrasi.”

“İstikrar” ve “otokrasi” kelimelerinin bir araya gelmesiyle türetilen bu kavram, siyasi istikrar vaat ederek dış meşruiyet elde eden rekabetçi otoriter rejimler için kullanılıyor.

Avrupa Birliği’nin kendi stratejik çıkarları için mevzu bahis aday ülkedeki otokratlaşma........

© T24