Fon vurgunun faturası: Siyasete olan güven nereye gidiyor?
Artık herkesin elinde bir kamera ve mikrofon var. Belki de son kırk, elli yılın en büyük toplumsal değişimlerinden biri bu kadar basit bir cümlede saklı.
Bir zamanlar gördüğümüz dünyayı bize başkaları anlatıyordu. Devlet, Milli Eğitim Bakanlığı, gazeteci, siyasetçi, şirket, uzman, öğretmen anlatıyordu. Bilginin üreticileri, sahipleri ve dağıtıcıları belliydi. Kimin konuşacağı, kimin dinleyeceği de aşağı yukarı belliydi.
Bugün o eski konuşma yetkisi ve gücü olanlarla dinleyenler hiyerarşisi terse döndü. Seçmen konuşuyor, müşteri konuşuyor, çalışan konuşuyor. Öğrenci, hasta, tüketici, okur, izleyici, komşu anlatıyor. Üstelik yalnızca anlatmıyor da çekiyor, kaydediyor, gösteriyor, yayıyor.
Kimin tanık, kimin yayıncı, kimin haber kaynağı, kimin gözlemci olacağı önceden belli değil. Bu değişim teknolojik sıçramanın sonucu. Elimizdeki mobil cihazlar sayesinde bilgi, haber, deneyim anonimleşiyor.
Bu teknolojik sıçramaya bir başka büyük toplumsal değişimi ekleyelim. Göç, kentleşme ve metropolleşme tüm ilişki biçimlerini, gündelik pratikleri değiştiriyor. Milyonlarca insan artık monolitik küçük dünyalarda yaşamıyor. Hayat farklı sınıfların, kimliklerin, hayat tarzlarının, inançların, değerlerin ve deneyimlerin sürekli birbirine değdiği kalabalıkların içinde akıyor.
Teknoloji ve metropol aynı şeyi iki farklı yoldan yapıyor. Önce gündelik hayat pratiklerimiz, ardından eski zihin haritalarımız parçalanıyor, değişime zorlanıyor.
Artık kendi hikayemizin tek yazarı değiliz
Kamera ve mikrofonun herkesin eline geçmesinin kurumlar açısından en önemli sonucu şu: Eskiden bir kurum kendi hikâyesini büyük ölçüde kendisi anlatabiliyordu. Bugün anlatamıyor.
Bir şirket “Çalışanlarımız bizim en değerli varlığımız” diyebilir. Bir çalışan telefonunu çıkarıp başka bir gerçekliği gösterebilir.
Bir marka “Doğaya saygılıyız” diyebilir. Üretim yaptığı yerde yaşayan biri başka bir görüntü paylaşabilir.
Bir siyasetçi bir olayın nasıl gerçekleştiğini anlatabilir. Birkaç dakika sonra aynı olayın başka açıdan çekilmiş görüntüsü ortaya çıkabilir.
İddia ile kanıt arasındaki mesafe kısalıyor. Fakat aynı anda tuhaf bir şey daha oluyor. Örgütlü, bilinçli kötülük hakikatle ilişkimizi bozabiliyor. Üstüne şimdi yapay zeka o örgütlü kötülüğe sahte görüntü, ses ve metin üretilebilme imkanı vererek etkisini daha da artırma fırsatı veriyor.
Bir taraftan kanıt hiç olmadığı kadar çoğalırken diğer taraftan neyin gerçek neyin üretilmiş sahte gerçeklik olduğuna dair muhakeme ve marifet kapasitemiz zayıflıyor.
Bu durum da bir başka zihni kırılma üretiyor. Her şeyi görüyoruz ama gördüğümüz hiçbir şeye inanamıyoruz.
Bilgi ve haber bolluğunun ortasında güven kıtlaşıyor. Ve tam da bu nedenle güven ve itibar yeniden kıymetleniyor.
Eski kısa yollar artık yetmiyor
Geçmişte kime itibar edeceğimizi anlamak için kullandığımız bazı kısa yollar vardı. Makam, diploma, servet, şöhret, unvan, kurumsal büyüklük veya medyada görünürlük. Bir siyasetçi için seçilmiş olmak güven ve itibarı için yeterliydi. Bunların hiçbiri ortadan kalkmadı, bir bakıma hâlâ güven ve itibara dair bazı emareler taşıyorlar da. Ama otomatik olarak itibara dönüşme güçleri zayıflıyor.
Artık başarı kendi başına saygınlık demek değil. İnsan artık başarılı birini mutlaka saygın bulmak zorunda değil. Bir kişiyi takip edip ona güvenmeyebilir.
Bir markayı satın alıp itibarlı bulmayabilir. Bir akademisyenin unvanını kabul edip söylediklerine inanmayabilir. Bir yöneticinin gücünü teslim edip karakterine saygı duymayabilir. Bir şirketin büyüklüğünü kabul edip çalışma biçimini onaylamayabilir. Görünürlük, önem demek değil. Şöhret, güven demek değil. Güç, meşruiyet demek değil. Beğeni, itibar demek değil.
Siyasetin kurumsal itibarı, siyasetçinin kişisel itibarı sorunlara üretebildiği çözümlerle, temsil ettiği seçmenin ihtiyaç ve talepleriyle ilişkisiyle yükseliyor veya düşüyor.
Bence çağımızın önemli zihinsel kırılmalarından biri bu. Bütün bunların altında üç büyük zihinsel göç görüyorum. Birincisi prestijden güvene geçiş. Artık yalnızca “Ne kadar önemli” diye sormuyoruz. “Ne kadar inanılır” diye de soruyoruz. İkincisi imajdan davranışa geçiş. “Ne söylüyor” sorusunun yanına giderek daha güçlü biçimde “Ne yapıyor” sorusu geliyor. Ve üçüncüsü statüden karaktere geçiş. “Kim” sorusunun yanına “Nasıl biri” yerleşiyor.
Bu üç büyük kırılma gündelik hayatımızda bir dizi zihni kırılmayı da tetikliyor. Statü artık eskisi kadar tek başına bir şey ifade etmiyor. Yalnızca “Nereye geldi” değil, “Oraya nasıl geldi” sorusu da soruluyor. Başarının kendisi kadar başarıya ulaşma biçimi, kullanılan ilişkiler, başkalarına ödetilen bedeller ve başarı sonrasındaki davranış önem kazanıyor. Yeni kod artık “Hak edilmişlik”.
Bir başka zihni kırılma görünürlükten sahiciliğe geçiş. Sosyal medya görünürlüğü mümkün kılıyor belki ama aynı zamanda üretilebilir ve manipüle edilebilir hale de getiriyor. Yapay zeka bu dönüşümü daha da radikalleştiriyor. Görüntü, metin, takipçi, uzmanlık görüntüsü üretilebilir. Başarı anlatısı üretilebiliyor. Bu nedenle görünürlük çoğaldıkça sahicilik kıtlaşıyor. O nedenle yeni soru: “Gerçekten böyle mi, yoksa böyle görünmeyi mi başarıyor?”
Otoriteden daha çok yetkinlik önem kazanmaya başladı. Bilginin anonimleşmesi otorite ile yetkinliği birbirinden ayırmıyor. Unvan önemli ama artık tek başına yeterli olmayabilir. İnsanlar yalnızca “Kim söylüyor” diye değil, “Neye dayanarak söylüyor” diye de soruyorlar.
Gücün kullanılma biçimi gücün kendisinden önemli hale geliyor. Elbette güç hâlâ etkileyici. Fakat güç ilişkileri daha görünür hale geldikçe yeni bir karakter testi ortaya çıkıyor. “Kendisinden daha güçsüz olana nasıl davranıyor?” Patronun çalışana, şirketin tedarikçiye, kurumun müşteriye, uzmanın öğrencisine, yöneticinin astına davranışında “adil güç” önemli olmaya başlıyor.
Başarı toplumsal faydaya da değiyorsa kabul edilebilir oluyor. Zor zamanda nasıl davrandığınız beğeninin yerine geçiyor. İtibar sahip olunan değil her gün yeniden hak etmeniz gereken bir şeye dönüşüyor.
Tüm bu zihni kırılmaların hepsinin ortak sorusu: “Ne yapıyorsun ve bunu nasıl yapıyorsun?”
Fon meselesi aslında bir güven........
