Nakaratın konforu, AVM’nin koridoru: Arabesk neden şimdi?
Geçenlerde Eda Solmaz’ın gençlerin arabesk dinleme alışkanlıkları üzerine bir yazısını okudum. Bir süredir düşündüklerimi biraz da o yazı sayesinde dillendirmeye karar verdim. Yazıda bazı rakamlar veriliyordu, epey şaşırtıcıydı. Spotify’da Türkiye’deki arabesk dinlenmeleri 2020’den bu yana yüzde 435 artmış. Bu dinlemelerin yüzde 77’si otuz yaş altındaki kullanıcılardan geliyormuş. 18–24 yaş grubunun payı ise yüzde 44’müş. Gençler arabesk dinliyormuş, hem de epey.
Arabeski düşünmeyi ben Meral Özbek’ten ve Nurdan Gürbilek’ten öğrendim. Sonra popüler kültür derslerinde bu kitapları ben de okuttum. İnsanların ne dinlediğini, neye ağladığını, hangi sözlerde kendini bulduğunu anlamaya uğraşırken kendi beğenimizin dışına bakabilmek gerekiyordu. Dinlediğimiz müziğe ilişkin yargılarımızda sınıfın, eğitimin, şehirle kurduğumuz ilişkinin ne kadar payı olduğunu da görüyorduk.
Meral Özbek’in anlattığı arabesk, Türkiye’nin kentleşme ve modernleşme deneyiminin içinde oluşmuştu. Türk sanat ve halk müziğinin Batılı ve Mısırlı müzik unsurlarıyla buluştuğu melez bir müzikti. Şehre gelen, orada bir hayat kurmaya uğraşan insanların umutları, mahrumiyetleri ve beklentileriyle gelişmişti. Bir yere ait olma ve onurlu yaşama isteği, sevgiliye söylenen sözler dünyaya yöneltilmiş bir sitem gibiydi.
Elbette arabeskin anlamı o zamandan beri değişti. Dinleyicisi genişledi, arabesk başka müziklerle karıştı, bir zamanlar dışlandığı yerlerde kabul gördü. Nurdan Gürbilek’in mahrumiyet ve kültürel aidiyet üzerine yazdıkları bu değişimi anlamak için hâlâ önemli. Kendisi yakın tarihli bir söyleşide, bir dönem özgürleşme vaadi taşıyan isteme hâlinin tüketim çağrısına yerleşmesini anlatıyordu. Aynı sözün farklı zamanlarda farklı karşılıkları olabiliyor.
Bugün arabesk diye sınıflandırılan müziğin sınırları daha geniş. Spotify’ın sıralamasında Semicenk’in ardından Müslüm Gürses ve Ahmet Kaya geliyormuş. Platformun kendi açıklamasında aşk, özlem, kalp kırıklığı, hayal kırıklığı ve hayatın güçlüklerine karşı isyan diyor arabesk için. Pop ve hip-hop’la birleşmelerden, eski şarkıların yeni yorumlarından söz ediliyor. Bu tabloya bakınca arabeskin bugün farklı türlerde dolaşan daha geniş bir duygu dünyasını da adlandırdığını düşünüyorum.
Burada daha önce üzerine yazıp çizdiğim melodram geliyor aklıma. Yıllar önce melodramları izlerken hayata benzemiyorlar diyorduk. Şükür, hayat melodramlara benzedi. Bir insanın başına bu kadar şey gelmez diye düşündüğümüz hikâyelerin ardından haberlere, çevremizdekilere, kendi hayatımıza bakıyoruz. Bir kaybın, bir felaketin, bir haksızlığın ardından toparlanmaya fırsat bulamadan yenisi geliyor. Asıl söyleyeceğim, melodramı artık bir kip olarak da düşünmeliyiz. Yani farklı türlere, haberlere, siyasi konuşmalara, kendimizi anlatma biçimlerimize girebilen bir anlatım ve duygulandırma biçimi. Arabeskle melodramın birbirine değdiği geniş bir alan var. İkisinin adını birbirinin yerine kullanmadan, acının nasıl ifade edildiğine, neyi görünür kıldığına bakabiliriz.
Melodramatik anlatıda acı çeken kişinin uğradığı haksızlığın anlaşılmasını bekleriz. Biz onun masumiyetini biliriz, hikâyedeki diğerleri henüz bilmez. Birinin gerçeği öğrenmesini, fedakârlığın ortaya çıkmasını, hakkın teslim edilmesini isteriz. Acı, kişinin ahlaki değerini görünür kılar. Dünyanın gri alanları içinde yorulunca böyle bir açıklığın çekici gelmesi mümkün. Kimin haklı, kimin haksız olduğunu bilmek istiyoruz. Güçlüyü ve zayıfı, mağduru ve sorumluyu ayırt etmek istiyoruz. Karmaşık ilişkilerin, birbirine dolanmış çıkarların, sonu gelmeyen açıklamaların içinde kolayca izleyebileceğimiz bir hikâye arıyoruz. Bu benim yorumum. Melodramatik anlatıların bugün neden güçlü bir karşılık bulabileceğini düşünürken bu anlama kolaylığını da hesaba katıyorum.
Bu yönelim Türkiye’yle sınırlı görünmüyor. Edebiyatta........
