Sessizlik bitti mi, yoksa şimdi mi başlıyor?
Bugün Venedik’te, Palazzo Gradenigo’da altı aydır devam eden “Sessizlik” sergim sona eriyor.
Bir serginin kapanışı sanatçı için tuhaf bir duygudur. Yıllarca zihninizde taşıdığınız düşünceler, üzerinde çalıştığınız eserler başka insanların hayatlarına karışır. Sonra kapılar kapanır, eserler yerlerinden ayrılır. Ama onları ortaya çıkaran nedenler yaşamaya devam eder.
Bu yıl neden sessizliği seçtim?
Çünkü herkesin konuştuğu ama kimsenin birbirini duymadığı bir dönemde yaşıyoruz.
Savaşlar, yoksulluk, gelir dağılımındaki uçurum, hukuka duyulan güvenin aşınması, kimlikler üzerinden büyüyen ayrımcılık…
İnsanların geleceğine güvenmek, emeğinin karşılığını almak, kendisini eşit ve güvende hissetmek istediği bir dünyada bunların hala temel sorunlarımız olması düşündürücü.
Adalet duygusu zedelendiğinde bunun etkisi mahkeme salonlarıyla sınırlı kalmaz. Ekonomiye, eğitime, kültüre ve insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilere kadar uzanır.
Hukuk, bir toplumun birlikte yaşama iradesinin temelidir. Ona duyulan güven azaldığında en güçlü görünen kurumlar bile kırılganlaşır.
Ben sessizliği biraz da bu yüzden seçtim.
Keşke öngörülerimde yanılsaydım
Yirmi beş yılı aşkın süredir sanatımda hafızanın, yüzleşmenin, çürümenin, hakikatin, adaletin ve vicdanın izini sürüyorum.
Bunlar benim için kitaplardan öğrendiğim kavramlar değil. Çocukluğumun geçtiği coğrafyada tanık olduğum hayatların, dinlediğim hikayelerin, unutamadığım insanların içinden geliyor.
Doğduğum toprakların hafızasını eserlerimde taşıyorum. Ama yıllar içinde gördüm ki dünyanın başka yerlerinde yaşayan insanlar da aynı acıları, aynı korkuları, aynı adalet arayışını tanıyor.
Yıllarca bu meseleler üzerine eserler ürettim, sergiler hazırladım, yazılar yazdım.
Bugün hafızadan, hakikatten, yüzleşmeden sıkça söz ediliyor. Oysa bir kavramı sürekli tekrarlamak, onun gereğini yerine getirdiğimiz anlamına gelmiyor.
Hafıza demek kolay. Hatırlamak zor.
Yüzleşmekten söz etmek kolay. Kendi geçmişiyle yüzleşmek zor.
Adalet istemek kolay. Adaleti kendimizden farklı düşünenler için de savunmak zor.
Yirmi beş yıldır sanatımda işlediğim meselelerin bugün toplumun en yakıcı sorunları arasında yer almasını bir haklılık duygusuyla karşılamıyorum.
Keşke öngörülerimde yanılsaydım. Keşke insanlık adaleti bu kadar özlemek zorunda kalmasaydı.
Çürüme nerede başlar?
Bir toplumda çürüme bir sabah ansızın ortaya çıkmaz.
Önce küçük haksızlıklar görmezden gelinir. Sonra kurallar kişilere göre değişmeye başlar. Liyakat önemini kaybeder. Emeğin yerini ilişkiler, hakkın yerini ayrıcalık alır.
Bir süre sonra insanlar yaşananlara şaşırmamaya başlar.
Asıl tehlike burada.
Yolsuzluk iddiaları, finansal dolandırıcılık vakaları, insanların birikimlerini kaybettiği saadet zincirleri ve giderek büyüyen gelir eşitsizliği, toplumsal güvenin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Bir insan parasını kaybettiğinde yeniden kazanabilir. Fakat hukuka, kurumlara ve birbirine duyulan güvenin yeniden kurulması çok daha uzun zaman alır.
Suçlamaların değerlendirilmesi ve sorumlulukların belirlenmesi bağımsız yargının görevidir. Benim üzerinde durduğum mesele daha temel.
Bir insan hakkını ararken kim olduğuna, hangi aileden geldiğine, ne kadar güçlü olduğuna bakılmayacağından emin olabiliyor mu?
Bir toplumun gerçek gücü, bu soruya verebildiği cevapta saklıdır.
Değişen imkânlar, değişmeyen ilkeler
Çocukluğumun geçtiği coğrafyadan dünyanın büyük sanat merkezlerine uzanan bu yolculukta çok şey değişti.
Bugün farklı ülkelerde sergiler açıyor, sanat kurumları........
