Doktora Neden Bir Memleket Meselesidir?
İkinci Dünya Savaşı sonrası beşeri sermaye ve meritokrasiye yapılan aşırı vurgu, eğitimin tüm ülkelerde yaygınlaşmasına yol açmıştır. Bu yaygınlaşma eğitimde kitleselleşmeyi getirerek büyük kitlelerin eğitime erişebilmelerini kolaylaştırmıştır. Bu eğilim sadece temel ve ortaöğretimi kapsamamış, yükseköğretim de bundan nasibini almıştır. Ülkeler yükseköğretimi dar bir kesimin erişiminden çıkartarak geniş kitlelere açma politikasını uygulamaya koymuşlardır. Bir başka deyişle yükseköğretim artık elit bir eğitim olmaktan çıkartılarak kitlesel bir eğitime dönüştürülmüştür. Bu dönüşümle işgücü piyasasında yükseköğretim mezunu çalışan oranları artık ülkelerin ekonomik gelişmişliğinin bir göstergesi olarak kullanılmaya başlamıştır.
Çoğu gelişmiş ülkede ikinci Dünya savaşı sonrası başlayan bu süreç ülkemizde gecikmeli olarak 2000’li yıllar sonrasında başlatılmıştır. Bu yıllarda yükseköğretimde net okullaşma oranları ’lar seviyesinde seyretmekte olup yükseköğretim sistemi tam bir elitist görünüme sahiptir. Yükseköğretime talep sürekli artmasına rağmen bu talebi karşılamaya yönelik arz üretimi çok kısıtlı kalmıştır. Bu nedenle gelişmiş ülkelerdeki eğilime uygun olarak yükseköğretim arzını artırmak için her ile bir üniversite politikasıyla üniversite sayısı hızla artırılmaya çalışılmıştır. Bu politika doğru bir politikadır. Ancak, bu politikanın sürdürülebilir kılınması için yeni açılan üniversitelerin öğretim üyesi ihtiyacının yeterince karşılanması gerekmekteydi. Yani, ülkemizde tüm disiplinlerden doktora mezun sayısı bu büyümenin talep ettiği ile uyumlu ve orantılı olması gerekiyordu. Yani tek başına doktora mezun sayısının artması da yeterli değildi, ayrıca açılan bölümlerin çeşitliliği ile de uyumlu olması gerekiyordu.
Yükseköğretimdeki bu kitleselleşme politikası maalesef doktora mezun sayısında nitelikli ve uyumlu bir artışla desteklenemedi. 2000’li yılların başında 2 binler seviyesinde olan doktora mezun sayısı artırılmaya çalışılmasına ve bu artışı teşvik edecek politikalara (örneğin 2017 yılında başlatılan 100/2000 YÖK Doktora Programı) rağmen sürdürülebilirliği sağlayacak seviyelere maalesef ulaşamadı. Tüm disiplinlerden doktora mezun sayısı 10 binleri ancak yeni geçebildi. Oysa yükseköğretimde bizdeki gibi kısa sürede hızla genişlemeyen ve dolayısıyla acil öğretim üyesine ihtiyacı olmayan gelişmiş ülkelerde bile tüm disiplinlerden doktora mezun sayısı bizimkinin çok üzerinde olduğu gibi bu oran uzun yıllardır aynı seviyede seyretmektedir. Örneğin, Almanya’da son 40 yıldır doktora mezun sayısı istikrarlı bir şekilde 20 binlerin üzerinde gerçekleşmiştir.
Hal böyle olunca yeni kurulan üniversiteler ihtiyaç duydukları öğretim üyesini temin edemeyerek beklenen yükseköğretim arzını sağlayamadılar. Bu durumda yükseköğretimde kapasite üretimi için mevcut (özellikle 1992 yılı öncesi kurulan) üniversiteler ve açıköğretim programları kullanıldı. Oysa bu büyümenin amacı, yükseköğretim arzının ağırlıklı ve giderek artan bir şekilde yeni kurulan üniversitelere kaydırılarak özellikle uzun geçmişe sahip üniversitelerin lisansüstü eğitime ve araştırmaya daha fazla odaklanabilmelerine imkân verilmesiydi. Bu istenen düzeyde sağlanamayınca bu üniversitelerdeki öğrenci kapasite artışları öğretim üyelerinin ders yüklerini artırdığı için araştırma performanslarını da olumsuz etkiledi.
Diğer taraftan, doktora eğitimi her alanda mevcut bilginin geliştirilmesi, genişletilmesi ve zenginleştirilmesine çok önemli katkı sunmaktadır. Akademiya bir taraftan dünyadaki gelişmeleri takip ederken diğer taraftan içinde yaşadığı toplumun problemlerini kendisine problem kabul ederek çözümlerine katkı vermeye çalışır. Dolayısıyla, derdini özelde içinde yaşadığı toplumun dertleri oluşturur. Çoğu........
