Düşmanlıkta Adalet: İmran Han, Katalonya ve Siyasal Gücün Ahlaki Sınırları
Bu yazıyı kaleme almama sebep olan şey, Pakistan’ın eski başbakanı İmran Han’ın gözaltına alınışı sırasında güvenlik güçlerinin kameralar önünde ona yönelik sert ve aşağılayıcı müdahalesiydi. Sosyal medyada karşıma çıkan görüntülerde bir güvenlik görevlisinin Han’ın başına vurduğu görülüyordu. İlk anda bu görüntülerin bağlamından koparılmış ya da propaganda amacıyla servis edilmiş olabileceğini düşündüm. Ancak uluslararası haber kaynaklarına yansıyan bilgiler, olayın bundan ibaret olmadığını gösteriyordu.
Sky News, sosyal medyada yayılan görüntüleri doğrulayarak İmran Han’ın güvenlik güçleri tarafından sürüklenerek zırhlı bir araca götürüldüğünü aktardı. Reuters’ın olay günü görüştüğü bir avukat ise Han’ın başına copla vurulduğunu ve kendisine bir madde sıkıldığını ileri sürüyordu. Al Jazeera da yanında bulunan avukatın, Han’ın başına vurulduğu ve tekmelendiği yönündeki ifadesine yer verdi.
Bir ülkenin eski başbakanı, kameraların ve yüzlerce insanın gözü önünde böylesine ölçüsüz bir şiddete maruz kalabiliyorsa, insan ister istemez şu soruyu soruyor: Kameraların olmadığı yerde nasıl bir muamele görüyor?
Bu soru yalnızca İmran Han’ın kişisel güvenliğiyle de ilgili değildir. Devletlerin siyasi rakiplerine nasıl davrandığı, vatandaşların polisle, mahkemeyle ve adalet fikriyle kurduğu ilişkiyi de belirler. İnsanlar, devletin en güçlü rakibine dahi hukuk sınırları içinde davranacağına inanamaz hâle gelirse, yalnızca tek tek kurumlara değil, bütün hukuk düzenine duyulan güven aşınmaya başlar.
Üstelik bu tür yaralar siyasi kriz sona erdiğinde kendiliğinden kapanmaz. Toplumların hafızası vardır. Bir kuşağın yaşadığı aşağılanma ve adaletsizlik duygusu, sonraki kuşakların siyasal hafızasına da yerleşebilir. Türkiye’de Yassıada’nın üzerinden altmış yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen Adnan Menderes’in yargılanması ve idamının hâlâ canlı biçimde hatırlanması bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Devlet adına yapılan bir haksızlık, onu yaşayan kuşakla birlikte toprağa gömülmez.
Bu nedenle mesele, İmran Han’ın “suçlu mu, masum mu?” olduğu sorusundan daha büyüktür. Asıl mesele, devletle çatışmış ya da siyasi olarak mağlup edilmiş bir insana karşı düşmanlığın hukukla sınırlandırılıp sınırlandırılamadığıdır. Çünkü hukuk, yalnızca dostlara ve makbul görülen insanlara uygulandığında hukuk değildir. Bir devletin adaletle kurduğu ilişkinin gerçek ölçüsü, en çok da düşman saydığı kişilere nasıl davrandığında ortaya çıkar.
İmran Han: Kriket Sahasından Sistemle Çatışmaya
İmran Han’ın hikâyesi yalnızca bir sporcunun siyasete girmesi veya bir başbakanın iktidardan düşmesi olarak okunamaz. Onun hayatı, Pakistan’ın devlet yapısındaki temel gerilimlerin; sivil siyaset ile askerî bürokrasi arasındaki güç mücadelesinin, geleneksel siyasi elitlere karşı toplumsal tepkinin ve ülkenin dış dünyayla kurduğu karmaşık ilişkinin kişisel bir özeti gibidir.
1952’de Lahor’da doğan Han, Oxford Üniversitesi’nde Felsefe, Siyaset ve Ekonomi eğitimi aldı; ancak onu Pakistan toplumunun gözünde ulusal bir figüre dönüştüren asıl alan kriket oldu. 1992’de millî takımın kaptanı olarak ülkesini Dünya Kupası şampiyonluğuna taşıdı. Mücadeleci, özgüvenli, mağlubiyeti kolay kabul etmeyen kişiliği, daha sonraki siyasi hayatında da belirgin biçimde görülecekti.
Annesinin kanser nedeniyle hayatını kaybetmesi onun kişisel ve düşünsel dönüşümünde önemli bir yere sahipti. Pakistan’daki sağlık hizmetlerine erişimdeki eşitsizliklerle yüzleşmesinin ardından yürüttüğü bağış kampanyaları sonucunda 1994’te Lahor’da Şevket Hanım Memorial Kanser Hastanesi açıldı. Aynı yıllarda Han’ın dinle ilişkisi de değişmeye başladı. Kendi anlatımlarına göre gençlik döneminde dini, modern hayat açısından fazla anlam taşımayan birtakım gelenek ve inançlardan ibaret görüyordu; şöhret, para ve ilişkilerle doldurmaya çalıştığı içsel boşluğun devam ettiğini fark etmesi manevi arayışını derinleştirdi. Bağış kampanyaları sırasında tanıştığı Mian Beşir isimli yaşlı bir sufinin de bu dönüşümde etkili olduğu anlatılır. İbadet, dua ve tasavvufi düşünceyle daha yoğun biçimde ilgilenmeye başlayan Han, siyasete girdiğinde yolsuzluk karşıtlığını sosyal adalet, hukukun üstünlüğü ve yöneticilerin hesap verebilirliği gibi kavramlarla birleştirdi.
25 Nisan 1996’da Pakistan Tahrik-i İnsaf’ı (PTI) kurdu; Şerif ve Butto ailelerinin belirleyici olduğu yerleşik düzenin dışından geliyordu. Siyasete girişindeki temel söylemi yolsuzlukla mücadele ve adalet üzerine kuruluydu. İdeal devlet anlayışını zaman zaman Hz. Muhammed’in (s.a.v) Medine’de kurduğu siyasi ve toplumsal düzen üzerinden tarif ediyor; hukukun üstünlüğünü ve sosyal adaleti bu anlayışın temel unsurları olarak öne çıkarıyordu. Başlangıçta marjinal kalan hareket, zaman içinde özellikle gençler, kentli orta sınıflar ve geleneksel siyasi elitlerden rahatsız olan kesimler arasında güç kazandı. 2011’de Lahor’daki büyük miting PTI’ın kitlesel bir harekete dönüşmesinin sembolü oldu; 2018’de ise İmran Han başbakanlığa ulaştı.
Fakat onun iktidara gelişi Pakistan siyasetinin temel paradoksunu da içinde taşıyordu. Han kendisini yerleşik siyasi düzene meydan okuyan bir lider olarak sunsa da 2018’e giden süreçte ordunun kendisine dolaylı destek sağladığı ve PTI’ın önünü açtığı yönünde güçlü iddialar ortaya atıldı. İmran Han da ilk dönemde hükümet ile ordunun aynı hedefler doğrultusunda hareket ettiğini vurguluyordu. Fakat bu uyum uzun sürmedi. Kısa süre sonra Pakistan’ın kronik sorusu yeniden ortaya çıktı: Devletin gerçek yönetim yetkisi seçilmiş hükümete mi, yoksa ordunun başını çektiği askerî-bürokratik yapıya mı aitti?
Pakistan, bağımsızlığından bu yana askerî darbeler, askerî yönetimler ve ordunun sivil hükümetler üzerindeki doğrudan veya dolaylı nüfuzuyla şekillenmiştir. Ordu yalnızca bir savunma kurumu değildir; dış politika, Hindistan ve Afganistan politikası, nükleer program, istihbarat, güvenlik ve önemli ekonomik alanlarda güçlü bir aktördür. Seçimler yapılmakta ve hükümetler kurulmakta; fakat seçilmiş siyasetin hareket alanı sık sık askerî kurumların çizdiği sınırlarla karşılaşmaktadır.
İmran Han ile ordu arasındaki kırılma özellikle 2021’de, ISI Başkanı General Feyz Hamid’in görev değişikliği meselesinde belirginleşti. Han’ın bu değişikliğe direnmesi, dönemin Genelkurmay Başkanı Kamer Cavid Bacva ile ilişkileri gerdi. Bu gerilimin iki önemli boyutu vardı: dış politika ve ordu üzerindeki sivil denetim meselesi. Han, Pakistan’ın ABD’ye olan geleneksel bağımlılığını azaltmasını savunuyor; Çin ve Rusya ile daha yakın ilişkiler kurmaya ve Afganistan konusunda Washington’dan daha bağımsız hareket etmeye çalışıyordu. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırdığı günlerde Moskova’da Vladimir Putin ile görüşmesi de bu çizginin en dikkat çekici görüntülerinden biri oldu. Daha sonra iktidardan uzaklaştırılmasında Amerikan müdahalesi bulunduğunu ileri sürdü.
2022’ye gelindiğinde ekonomik sorunlar, hayat pahalılığı, koalisyon ortaklarının desteğini çekmesi, muhalefetin birleşmesi ve ordunun artık önceki desteği vermediği yönündeki değerlendirmeler aynı anda etkili oldu. Süreç 3 Nisan 2022’de anayasal bir krize dönüştü: Ulusal Meclis Başkanvekili güvensizlik önergesinin oylanmasını engelledi; ardından Cumhurbaşkanı, İmran Han’ın tavsiyesi üzerine Meclis’i feshetti. Pakistan........
